Ana sayfa - Son Sayı - Ben ve “Ben” 6

Ben ve “Ben” 6

İhalenin yapılacağı askeri bina patlamayla sarsılınca bir saldırı ihtimaline karşı askerler mevzi almışlardı. İhale komisyonu belirsizlik karşısında hemen istişare yaparken görevli elinde tabletle gelip patlama haberlerini gösterdi. Komisyon üyeleri görüntüleri dikkatlice incelerken yüzleri şekilden şekile giriyor, yaşananları anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Onları endişeyle izleyen Tuncer ve Zühtü de dayanamayıp telefonlarına açıp haberi okudular. Tuncer “Eyvah…” çekti. Zühtü kızgın “Allah kahretsin. Ulan öldürecek bugünü mü buldunuz?” dedi. İhale başkanı mikrofonunu açıp “Kıymetli firma yetkilileri biraz önce meydana gelen patlamada teklif veren firmanın yönetim kurulu başkanı da bulunmaktadır. Bu şartlar altında ihaleyi ileri bir tarihe ertelemeye karar verdik. Katılımınız için teşekkür ederiz.” dedi. Zühtü ve Tuncer öylece birbirlerine bakakaldılar. Zühtü “Ulan hep böyle oluyor. Bu serseri hayatta zenginliğin kenarına gelip gelip dönüyorum.” dedi. Tuncer “Yapacak bir şey yok. Allah beterinden korusun.” dedi. Zühtü “Bundan daha beteri var mı?” dedi.
Patlamanın olduğu mıntıkada havayı kaplayan duman, kesif bir yanık ve barut kokusu ciğerleri yakıyordu. Buna hiç susmayacak gibi serseri serseri çalan araba alarmları ortamı inletirken tahrip olmuş ve camları kırılan binalardan dışarı çıkan insanlar; şaşkın, korku dolu gözlerle “Biz ne yaşadık? Birisi bize anlatsın ve teselli etsin…” dercesine etrafa bakıyordu. Güçlü patlamadan mütevellit ilk etapta elli metre yarıçapta bir alanı emniyet şeridi çeken polis bu insanları da alanın dışına çıkmalarında yardımcı oluyordu. Kaotik ortama ve olay yerine hâkim olmaya çalışırken telsizlerden hiç durmaksızın anonslar geçiliyor, destek kuvvetleri ise gelmeye devam ediyor. İvedi olarak da şeritlerin hemen önünde adeta etten bir duvar örüldü. Bomba ve olay yeri inceleme ekipleri özel kıyafetleriyle çalışmalarını çoktan başlamışlardı. Bu dehşet olay karşısında bile dikkat ve soğukkanlılık içinde kopup etrafa dağılan ceset ve diğer parçaları topluyorlardı. Her bir ceset parçası karşısında, yürekleri artan acıyı taşıyamayınca gözyaşları kendiliğinden akıp gidiyordu. Zarif bir bilekte pahalı taşlarla süslü saatin olduğu kolu delil torbasına koyan memur gayriihtiyari “Hangi varlık, yaratık bu kadar vahşileşebilir ve neden bu kadar kinlenir? Bu neyin öfkesi, nasıl kadar büyük olabilir?..” dedi.
Lüks dairesinde farklı kaynaklarından patlama haberlerini büyük bir zevk içinde gururla izleyen Savaş telefonun rehberinden Avukat Adil yazan ismi aradı. Savaş “Adil Bey uyandın mı, uyanık mısın? Güzel, o zaman dediklerimi iyi dinle. Malum zatın kızı bombalı saldırıda ölmüş. Şimdi bunlar yaralı, mazluma ve mağdura yatacaklar. Bütün gücünü kullanarak hazırlığını yaptığımız ekonomik saldırı ve karalama kampanyasını başlat. Öyle bir yaygara kopart ki insanlar neredeyse kendi kendilerine bombalatıp intihar ettiklerini düşünsünler. Tamam… Sen merak etme deyince ben ikna olmam. Çünkü ben söze değil işe bakarım. Hadi bakalım aldığın parayı hak et…” dedi ve telefonu kapattı. Üstünü çizdiği babasının fotoğrafına bakıp “Söz seni bitireyim. Sonra hayatını film yaptıracağım. İsmi de ne olsun? İsmi, ismi…” Düşündü, düşündü ve “Hee, hep şu salak, iyiler sonunda kazanır inancını da yıkmak gerekli o sebepten; ‘İyiler de Kaybeder!’ Evet evet güzel isim, İyilerde Kaybeder! Hem de çok kötü kaybeder.” dedikten sonra patlama görüntülerine bakıp kin ve intikamdan beslenen iğrenç bir kahkaha attı.
Patlamaya dair ayrıntıları yakalamak için çalışan kameraların yönü bir anda tam aksi yöne döndü. Sunucu “Evet kıymetli izleyicilerimiz şu anda Gönül Güçlü’nün anne ve babası olay yerine geldiler.” dedi. Müjgân perişan, yıkılmış bir vaziyetteydi. Nihat ise üzgün, bitkin, ayakta durmakta zorlandığı her halinden belliydi. Ama o ulu bir çınar gibi her şeye rağmen dik durmayı başarıyordu. Korumaların ve polisin eşliğinde ilerleyip nihayet sırtları olay yerine dönük polislerde koridor açınca Müjgân ve Nihat yanık ve duman kokusunun duydukları iskelete dönmüş arabayı bütün dehşetiyle gördüler. Müjgân atom çapında vicdanı olan bir canlının yüreğini paramparçada edecek bir figan ile “Kızım, kızım… Can parem” diye bağırdı. O an feryadı duyan canlı ve cansız her yaratılmış sessizliğe büründü. Kendi hali içinde gözyaşı dökerken lisanınca da bu cürmü işleyene en içten beddualarını yaptılar. İnsanlar bir kendilerini Müjgân’ın yerine koyup öldürülenin kendi çocukları olduğunu düşündüler. Aman Allah’ım tasavvurunu bile insan kaldıramazken bizzat yaşayan nasıl dayanırdı? Müjgân, aniden “Kızım…” feryadıyla enkaza doğru koşmak için hamle yapınca koruması kolundan yakaladı. Ama umulanın aksine öyle güçlü adımlar atıyordu ki elini kurtarırken koruma sendeledi ve zar zor ayakta durabildi. Bu kez atik iki kadın polis memuru Müjgân’ı yakalamak için hamle yaptılar. İlki kaçırsa da ikincisi belinden yakalamayı başardı. Sıkıca sarıldı. Ama Müjgân bir yandan avazı çıktığı kadar “Kızım, kızıma sarılmak istiyorum” diye bağırıyor bir yandan polisi savurup kurtulmaya çalışıyordu. Arkadan yetişen kalabalık koruma ve polisler “Müjgân Hanım sakin olun…” telkinleri içinde tutmayı başardılar. Sağlık ekibinden birisi gelip Müjgân ve Nihat’a sakinleştirici yapıp ısrarla ambulansa götürmek istediler. Fakat Nihat ve Müjgân şiddetle karşı koyunca şerit içinde kalan büyük bir ağacın gölgesi altına konulan sandalyelere oturtup çalışmaları izlemelerine izin verildi. Müjgân ve Nihat gözyaşları akarken hiçbir şey yapamamanın verdiği acziyetten dolayı kahroluyorlardı. Hafif esen rüzgâr, ağaçtan düşürmeye başardığı yanık, kanlı ve insan vücudundan parçalar yapışmış başörtüsü parçasını Müjgân’ın önüne “Sen kızına gidemedin ama onu ben sana getirdim.” dercesine usulca gelip kondurdu. İlacın etkisiyle tepkisizleşen Müjgân eğilip onu eline aldı. Bu Gönül’e iki ay önce doğum gününde hediye ettiği başörtüsüydü. Müjgân ona yeni doğmuş bir bebek hassasiyeti içinde avuçlarına aldı. Öpüp, koklarken gözlerinden akan yaşla adeta onu temizlemek istiyordu. Müjgân’ın ağlamaklı sesinden “Cennet kokulu güzel kızım bu zulmü sana hangi zalimler reva gördü. İki cihanda yüzü gülmesin yedi kat cehennem kuyularında ebedi yansınlar…” Nihat bütün gördüklerine rağmen sanki kızının ölmediğine dair yüreğinde küçük de olsa bir ümit taşıyor, gözleri bir yerlerden çıkıp gelecek gibi etrafına bakarken karısının elindeki kızının kanı ve ceset parçalarını taşıyan başörtüsü küçücük ümitlerini de alıp götürdü. O anda göz pınarları kururcasına ağlarken titrek bir sesle “Bu gidiş olmadı be kızım…” dedi. Ulu bir çınar gibi hanımının başını şefkat dolu ellerle güç alması için göğsüne yasladı. Gözünün önüne yıllar önce doğumda ölen üç çocuğu geldi. Sonra da daha hayattayken ölü kabul ettiği iki hayırsız oğlu aklına düştü. Nasır tutmuş bir yara şimdi en derinden adeta kanırtılarak açılmıştı. Hepsinin acısına dayanmıştı ama Gönül’ün acısı dayanılacak gibi değildi. Çünkü o kendisi için bir evlattan daha fazlasıydı. Hayalleri, geleceği, iş arkadaşı, evlat sevgisini doyasıya tattığı biricik kızı, kuzucuğu, gül goncasıydı. Onsuzluk hayatında büyük bir boşluk olacaktı. Artık evlat acısı bütün vücudunu ve benliğini zerre zerre ele geçiriyordu. O, bu ıstırabın muhasebesini yaparken “Baba” diye bir ses duydu. Sonra omuzuna dokunan elin sıcaklığını hissetti. Başını sağ tarafına doğru hafiften döndürünce oğlu Enes’i gördü. Şaşkınlık ve umutsuzlukla karışık “Enes” dedi. Enes ise ellerini öperken “Babam, babacığım.” dedi. Müjgân kocasının ellerini öpen oğluna sanki yolculuğu yıllarca süren uzak bir diyardan gelmiş gibi bakıp “Onu öldürdüler Enes.” dedi. Enes kelimeler boğazına düğümlendi, sadece annesinin boynuna sarılabildi…
Etrafta toplananlar meraklılar ise ilk şoktan sonra yorumlamaya, olayı kendilerince çözmeye başladılar. “Bu kesin terör olayı.” “Yok, yok bu paylaşılamayan büyük bir ihaleden ya da işten çekil gözdağı.” “Hadi ordan bu ne terör ne ihale daha derinlerde devletlerin içinde olduğu bir iş… Kim bilir kimlere mesaj verdiler.” “Çok büyük lâflar ediyorsunuz. Belki de aile içi bir anlaşmazlık. Hee.” “Yok ya kim ailevi bir mesele için böyle büyük çapta bir cinayet işler?” bu yorumlar alıp başını giderken her ortamın olmazsa olmazı fitneci tiplerden birisi zaman kaybetmeden hasetten beslenen nefesiyle fitne kazanını kaynatmaya başlamıştı. “Canım bu zenginler, zengin olurken mutlaka birilerinin canını yakıyor. Haklarını yiyorlar bence onlardan kızgın ve kafası bozulan psikopat biri de bunu yapmıştır. Zaten çalışmakla bu servetler kazanılmaz ki mutlaka ama mutlaka çalmışlardır. Ne demişler, çok lâf yalansız çok mal haramsız olmaz.” Bu acı olay karşında bu konuşulacak konumu diye bakan arkadaşına küçümser ve saldırgan bir dille “Neden öyle bakıyorsun? Ben her zamanki gibi doğruları söylüyorum. Bunlar sizin gibi korkak insanların konuşmaktan korktuğu gerçekler. Yine de ben kötü oluyorum. Sizi gidi korkaklar sizi.” dedi. Konuşmalara yandan kulak misafiri olan, temiz ve düzgün giyimli dünyanın yükünü artık kaldıramıyorum dercesine sırtı hafiften eğilmeye başlamış yetmişlerinde gözleri nemli üzgün bir amca dönüp “Öleni tanıyor musun?” dedi. Fitneci “Evet, zengin bir adamın kızıymış.” dedi. İhtiyar kederini bastırıp azarlarcasına “Sana tanıyor musun? dedim. Hakkında malumatın var mı diye sormadım?” dedi. Fitneci yüzünü asıp “İhtiyar, benim felsefe yapacak zamanım yok. Üstelik sen avukatı mısın?” dedi. İhtiyar işaret parmağını hafiften sallayıp “Sende cahil cesareti var. Hadsiz… Ölen kız Gönül Güçlü, babası Nihat Güçlü… Kızım Gönül, insan suretinde bir melekti… Ben yıllarca onların ekmeğini yedim. Yakın mesai arkadaşlığı yaptım. Dünyada onun kadar harama helale dikkat eden birisini görmedim. İnan bana, sen bile arasan bulamazsın bu bir. İkincisi seni ve senin gibiler doğruları kendilerine binek yapıp sufli arzuları için kullanan zavallılarsınız. Asıl cesaret, varsa bir yanlış onu düzeltmek için savaşabilmektir. Böyle bilyesi elinden alınmış çocuklar gibi mızmız konuşmak değildir.” dedikten sonra fitnecinin arkadaşına bakıp “Evlad doğruyu söylemek ile doğru duruş aynı şey değildir. Sen de doğru duruş var.” Sonra fitnecinin suratına aşağılarcasına bakıp “Bu fitne fücur adamla arkadaşlığı kes. Bu seni radyasyon gibi zamanla ağır ağır zehirler kendisine benzetir. Farkında bile olmazsın.” dedi. İki arkadaş birbirlerine bakakalırken ihtiyar kalabalığı yararak aileye ulaşmaya çalıştı. Amca gibi daha birçok aile dostu aynı çabanın içindeydiler.
Sema’nın yüzü, intikam duygusunun verdiği öfkeyle yanardağ lavlarına benzer bir ateş saçıyordu. Aklı ise düşmanın acı ve korku veren gücü hakkında sınırlı bilgiye sahip olmanın sıkıntısını çekiyordu. Her durumda duygularına sahip olup, akıllı olup akılcı davranmasının gerektiğinin farkındaydı. Zorlansa da sakin kalmayı becerip soğukkanlı davranışlar sergilemeliydi. Perdeyi aralayıp yola bakarken gözleri çakmak çakmak yolu gözlerken dudaklarından “Tuşe Kuru Temizleme ve Savaş Yenilmez aranızda sırlı ve kirli bir irtibat var. Bunu hissediyorum ve mutlaka çözeceğim.” dedi. Tekrar tekrar baktığı sosyal medyada, ticari sitelerde araştırmalarına devam etti. Ama kelimenin tam manasıyla işin dibine kadar inse de elle tutulur bir şey bulamamıştı. Asla yılmıyor Savaş tarafından adice aşağılanmanın oluştuğu kırıklık an ve an intikam duygusunu attırırken hırsını daha da körüklüyor zor da olsa mutlaka bir iz bulacağını inanıyordu. Kapı zili çalınca ayağa kalktı; orta sehpadaki içecekleri, çerezleri ve meyveleri kontrol etti. Kapıyı usulca açtığında karşısında yirmili yaşlarında üzerinde beyaz iplikle “Tuşe Kuru Temizleme” yazan kırmızı tişörtlü bir delikanlı duruyordu. Genç “İyi günler Sema Hanım. Tuşe Kuru Temizlemeden geliyorum. Elbiselerinizi almaya geldim.” dedi. Sema “Bu ne hız? Ben daha elbiseleri hazırlamadım. Tüh şimdi sizi bir süre bekleteceğim.” dedi. Genç titrek bir sesle “O zaman ben arabaya gideyim on beş dakika sonra tekrar gelirim. Siz de o arada hazırlamış olursunuz.” dedi. Sema “Olur mu öyle şey? İn çık, in çık… Yorulursun, sen salona geç ben hemen hazır ederim.” dedi. Genç çekingen bir tavır ile “İn çık bir şey olmaz işimiz.” dediyse de Sema “İşçi de olsan sen de insansın, emekçisin kendine niye boşu boşuna yorasın. Kim bilir günde kaç yere gidiyorsun? Lütfen içeri geçin.” dedi. Delikanlı ilk defa karşılaştığı bu durum karşısında iyice tedirgin bir o kadarda mutlu içeri doğru bir adım atarken Sema “Rahat ol. Hatta bak orada çerez ve içecekler var. İstediğin gibi atıştırıp keyfine bak.” dedi. Genç “Normalde şirket kurallarına aykırı ama madem siz elbiselerinizi hazırlayacaksınız ve bana değer verip kibarca davette bulunmuşsunuz artık bu saatten sonra geri durmak kabalık sayılır.” diyerek koltuğa iyice yerleşti. Sema “Evet, çalışan insanlar mı hep bu hayatın yükünü, pisliğini göğüslemek zorunda? Mutlu olmak, değerli hissetmek onlarında hakkı değil mi? Çekinmeden her şeyden yiyebilir, çeşit çeşit içeceklerden içebilirsin. Hiç bir şey olmaz. Bunda da ısrarcıyım.” dedikten sonra içeri geçti. Onun gitmesiyle birlikte genç hızlıca atıştırırken bir yandan da boğazını ıslatmak için içeceklerden içiyordu. Sema elinde beş takım pahalı elbise ve kılıflarıyla geldi. O gelince genç yardımcı olmak için ayağa kalkmak için hamle yapınca Sema eliyle dur işareti yapıp “Senin beş dakikalık keyfin var bozma. Ben hallederim.” dedi. Genç tamam diyen bakışlarla bakarken yeme içmesini hızlandırdı. Sema artık adım adım hedefine ulaşmanın verdiği huzurla beyaz yüzüne başka bir güzellik gelmişti. Genç “İlk defa böyle bir ikram ile karşılanıyorum. Hani acıyan bakışlarla bahşiş falan veriyorlardı. Ama insan yerine konulmak başka bir güzellik.” dedi. Sema “Ya ben de düşünüyorum da işiniz çok zor. Git adamın evinden kirlilerini al. Temizle geri getir. Beğenmez nazını çek…” dedi. Genç “Yani doğru yapılacak iş değil. Ne yaparsın ekmek parası…” dedi. Sema “Fakat sizin gibi böyle evlere servis usulü çalışan başka kuru temizlemeci de yok?” dedi. Genç bir yandan düşüncesizce dökülüyordu. Genç “Bizim patronun işgüzarlığı ya da işi iyi bilmesi, kaliteden asla taviz vermemesi ve hiç esnemeyen iş disiplini. Bir de evden servis, hususi hizmet diye üç, dört katı fiyat bindirince almış başını gitmiş. Gerçi müşterimizde hep zengin kısmı bir şey olmaz hani…” dedi. Sema “Patronunuz demek bu işi biliyor. Babadan falan mı kalma?” Genç güldü. Elini boşlukta sallayıp “Nerede… Cesur bey, sonradan bu işi kurmuş. Kendisi önce zorluklar içinde kimya okumuş… Sonra polis olmuş…” Sema hafif kaşlarını çatıp şaşkın “Polis mi?” dedi. Genç “Polis ama bildiğin gibi değil. Hani bu ölüleri, parmak izlerini, kalan parçaları inceleyenlerden.” dedi. Sema “Anladım, kriminal…” Genç “İşte ondan… Hani kimyayı iyi bildiğinden karışık, gizemli işleri çözmesiyle ünlenmiş. Ha bir de üstüne eczacılık okumuş. Benim diyen doktorlara taş çıkartır. Adamı yatırır narkozsuz dalağını alır da adamın haberi olmaz.” dedi. Sema “O kadar iyi yani…” dedi. Genç iyice kendisini salıp “Her zaman her işinde bir numara… Sizce kaç kuru temizlemecinin bizzat cep telefonuna arayan özel müşterileri vardır. Sadece Cesur Cankatar’ın… Muhteşem biridir.” dedi. Sema “O derece diyorsun yani…” dedi. Genç “O derece ne demek? Bir keresinde tesadüfen telefona gelen mesajı gördüm. Kimden gelmişti; A Klas Müşteri Savaş… Adamın değişik değişik müşterileri var.” dedi. Sema içinden derin bir oh çekerek alacağını almış olmanın mutluğu içinde “Elbiseler hazır. Sanırım muhteşem patronun gecikirsen sana hesap sorar?” dedi. Genç hemen toplanıp “Haklısınız.” dedi. Ve elbiseleri alıp fişini verip “Merak etmeyin, tertemiz elbiselerinizi en kısa zamanda büyük bir zevk ve özenle size geri getireceğim.” dedi. Genç gidince Sema kapıya sırtına verip yere çöküp “Bu zavallı gence benim yaptığım ne kadar doğru? Şimdi benim insanları çıkarları için kullanıp atan Savaş Yenilmez’den ne farkım kaldı?” dedi. Sonra başını pişmanlık duyguları içinde sallayıp “Genç insan ona bir özür, Savaş Yenilmez sana da ve avanene de adaletin tokadını indirmek borcum olsun.” dedi.
Devamı gelecek ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.