Ana sayfa - Son Sayı - Ben ve “Ben” 5 / Kenan Kurban

Ben ve “Ben” 5 / Kenan Kurban

Nihat havuz kenarında kahve keyfini yaparken hayatını kaleme alan yazar Selim görüntülü aradı. Gözlerinden, cevap bulamayan soruların verdiği bunalım hali rahatlıkla okunuyordu. Selim karşısındaki vakur ve müşfik bakışlardan cesaret alarak “Sizi gecenin bu saatinde rahatsız ediyorum. Kitabınız için çalışırken aklıma takılan sorunun cevabını bulamayınca sabahı bekleyemeyip sizi rahatsız etme pahasına da olsa aradım.” dedi. Nihat, “Rahat olun Selim Bey. Ben işine tutkun insanlara saygı duyar, destek olurum. Zaten ben size bu imkânınızın olduğunu en başta söylemiştim. Buyurun sorunuzu sorun.” dedi. Selim düşünceli bakışlarla bilgisayarında yazan “Beşer nedir? İnsan kimdir?” soruna bakarak: “Bu sorum aslında doğrudan sizinle alakalı değil fakat bir sonraki bölümün temelini oluşturuyor.” dedi. Nihat gülerek “Çalışmadığım ya da hayatıma dair benim bile kimsenin bilmesini istemediğim bir sırrım olmasın.” dedi. Selim gayet ciddi “Amacım sizi ters köşe yapmak değil. Hani birazda kendimin de içinden çıkamadığım bir arayışın sorusu aslında.” dedi. Nihat “Şimdi daha da meraklandım. İnsana ve insanlığa dair konular, her zaman benim de ilgimi en çok çeken konular olmuştur.” dedi. Selim “Efendim size göre beşer nedir, insan kimdir?” diye sordu. Nihat, başını anladım manasında sallayıp durağan havuzun üzerinde hafif esen rüzgârdan dolayı oluşan küçük dalgalanmalara bakıp “Bakışlarınızdan ve ses tonunuzdan kelimelerin sözlük manasından ziyade hayattaki karşılığını, muhtevasını merak ettiğiniz belli.” dedi. Selim “Aynen, doğru keşfetmişsiniz.” dedi. Nihat “Bizler hepimiz beşeriz. Yani yaratılış itibariyle insanların hepsi beşer ve aynı düzlemde duruyoruz. Ama insan olmanın erdemine her beşer erişebilir mi? Ya da en azından ne kadar çabalar, çabalaması gerekliliğinin şuuruna ulaşabilmiştir? Yeryüzünde soluk alıp veren kaç beşerin böyle bir derdi var? Bunların cevabını kesin olarak kimse veremez. Ama insan olmanın erdemine çok az beşer nail olmuş, bir kısmı ise en azından çabalayıp ulaşamasalar da o yolda ölmüşlerdir. Fakat insan olmanın erdemine erenler her beşere bu nimetten bir parça da olsa tattırmak için canhıraş çabalamışlar, uğraşmışlar, hayatlarını vakfetmişlerdir. Ne acıdır ki yüreklerinde insanlıktan nasipleri olmayanlarca hep horlanıp aşağılanmışlardır. Hatta ve hatta çoğu zaman ekonomik güç, teknolojik gelişmişlik beşerden insanlığa sıçramışlığın mihengi görülüp yeterli sanılmıştır. Maalesef yaşadığımız çağın en büyük açmazı ve hastalığı da budur. Sağlam karakter, övülmüş ahlaktan, kulluk şuurundan uzak yığınlar, bu ekonomik refah ve teknoloji içinde boğulmaktadır.” Selim eliyle bir dakika işareti yapıp araya girip “Fakat Nihat Bey biz dünyadaki bütün insanları ya da sizin tanımınızla beşerlere aynı elbiseyi giydiremez, aynı ahlaki kaliteyi beklemeyiz. Daha doğrusu beklememiz ne kadar gerçekçi olabilir? Bu bağlamda orman kanunlarından da kurtulamayacağımız elle tutulur bir gerçektir. Ayrıca ahlakın ya da bir insanın ahlaklı olmasındaki temel etken yaratıcı inancımızdır. O olmadan ahlak inşa edilemez mi?” Nihat anladım manasında başını hafiften sallarken bir babanın şefkatini aynı zamanda da bir âlimin bilgeliğini yansıtıyordu. Nihat “Tabi her beşerden bu meziyeti bekleyemeyiz. Beklememeliyiz de o zaman ne olacak? Olacak olan şudur; ahlaktan teberrüz edip adalet ve şefkatle yoğrulmuş büyük bir medeniyet inşa edebilirsek bundan bütün yaratılmışlar nasibini alır. Bu sebepten, insanlıktan nasibi olanların en büyük derdi de bu olmalıdır. Şu da aşikardır ki kalplerinde İslam nuru ile Allah sevgisi bulunmayan ve vahiy kaynağından da beslenmeyen insanların ahlaklarında nakıslık olacaktır. Salih bir müminin derinliği, samimiyeti ve istikameti olmayacaktır.” dedi. Selim “O zaman yeri gelmişken asıl sormak istediğim soruyu sorayım. Siz kendinizi bir dindar olarak mı tanımlıyorsunuz? Siyasi görüşünüz nedir?” dedi. Nihat’ın hüzünlendiği yüzünden okunuyordu. “Dindarlık nedir? Dindar adam kimdir? Bir zamanlar sadece beş vakit namazını kılabilenler, Kur’ân okumayı bilip orucunu tutup hele hele bir de haccını yapabilmişse dindar olarak görmemize yetiyordu. Toplumumuz bu bağlamda sadece ibadetini yapan ve daha çok yapanı dindar olarak kabul etti. Hâlbuki biz çok ibadet edene abid diyoruz. Peygamber Efendimiz “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur. Bu bağlamda asıl istenen salih insan olmak, yani toplumun içinde başkalarına güzel örneklik teşkil eden, her şeyi yerli yerine koyan akl-ı selim sahibi salih bir kul olmamızdır. İşte ben kendimi, yaşadığı zamanın farkında, bir o kadar da geleceğe tesir etmeye çalışırken salih bir kul olma yolunda gayretli bir mümin olarak görüyorum. Siyaset, siyasi görüş…” dedi, biraz duraksadı… Nihat: “Herkesin bir görüşü vardır. Doğruluğu, yanlışlığı tartışılır olsa da bir görüşü vardır. Olmalıdır da. Ben, benim gibi fikir hayatı güçlü münevver insanlar, günlük siyasi gündemin içinde boğulmadan daha çok “Devlet ebed müddet” şuuru içinde “İla’yi Kelimetullah” davasının bir neferi olarak yaşar, o yolda da can vermeyi lütuf biliriz. Evlat, ikinci sorunu birinci sualinin penceresinden cevaplarsak: insanın ulvi amaçları, idealleri vardır. Beşerin tek derdi nemalanıp anlık zevklerini tatmindir. Mesela; beşer, bir toprak parçasını istila eder ve oranın bütün nimetlerini kendi uhdesine alıp sömürür. İnsan ise fethedip oraya adaleti götürür. Ve asla insanlığını kaybetmez. Yeri gelmişken sana bir atasözü: beşer şaşar, duymuşsundur.” dedi. Dikkat kesilen Selim, sadece başını evet manasında sallayabilirken Nihat devam etti. “Evet, beşer şaşar ama insan kolay kolay şaşmaz. Hak ve hakikat yolunda yürürken insani zaaflar gösterir. Bundan da hemen nedamet duyup tövbe eder. Zaten, salihlik kapısının değişmez anahtarı da tövbedir.” dedi. Selim “İnan bana bu kısım kitabın en can alıcı bölümlerinden birisi olacak. Ayrıca benim içinde iyi bir fikir fırtınası olurken gönül dünyama yeni kapılar açtınız. Teşekkürler.” dedi. Nihat mütebessim, “Sebebe teşekkür, verene teşekkürdür. Allah’a emanet ol evlat.” dedi. Görüntülü konuşmayı bitiren Selim “Beşer nedir? İnsan kimdir?” sorusunun cevabını almanın huzurunu yaşarken içinde sabitelerin çivisinin kolay kolay çıkmayacağının farkındaydı. Yaramaz bir çocuk sevimliğinde hafiften başını kaldırıp duvardaki asılı duran saate baktı. Yirmi iki otuzu gösteriyordu. “Düşünce yorgunluğu hiçbir yorgunluğa benzemiyor.” dedi. Uzun zaman sonra erkenden uyumak için yatak odasına doğru yol alırken düğmeye basıp lambaları söndürünce ev bir anda ürpertici bir karanlığa bürünse de ruhunda yüreğine hüzme hüzme sızan hidayet ışığının huzurunu hissediyordu.
Spor arabanın içindeki genç, uzaktan kapısında “Güçlü Malikânesi” yazan malikanenin yanan ışıkları gecenin karanlığını delerek adeta gökyüzünü aydınlatıyordu. Enes ise bir zamanlar içinde sevgiyi, mutluluğu kana kana içtiği yuvasını canını acıtan bir hasret ve nedamet duygularıyla seyrediyordu. Camı açıp derin bir nefes aldı. Sonra “Hadi oğlum Enes Güçlü, zincirlerini kırıp baba ocağının kapısını usulca çal… Sonra, baba senin bütün hayallerini yıkan, emeklerini boşa çıkartan günahkâr, mücrim oğlun, evladın geldi. Sen büyüksün, affetmek büyüklüktür beni bağışla de ve sonra da ellerini merhamet dilenircesine öp. O ne kadar kahırdan gözyaşı dökmüş olsa da ve ben onu ne kadar kırmış olsam da o merhamet dolu engin yüreğinden her kötü hatırayı silerken beni bağrına basacak ve yaralarımı saracaktır.” dedi. Sonra sigarasını yakıp “Babacığım, içine düştüğüm kaos girdabından ancak sen çekip alırsın. Ben de seni ne kadar incittiysem, üzdüysem her gün o kadar sevindirip, mutlu edeceğim.” dedi. Aklı bu düşüncelerden mutmain olmuş tam arabasını çalıştırıp hareket ettirecekti ki yüreğinin derinliklerinden gelen anlam veremediği ümit kırıcı hissiyatla baba kapısına gitmekten vazgeçti. Cesaretine engel olan neydi? Yoksa egosu muydu? Hatasını kabul edip tövbe edince çevresindeki insanların alaycı gözlerle bakacaklarını hatta hatta yüzüne gülseler bile arkasından küçümseyen cümlelerin kurulacağına, ortamların istenmeyen adamı olacağına adı gibi emindi. O an yüreğinde yanan yalnızlık korkusu, dostlarını kaybedecek olmanın verdiği acı, onu huzur bulacağı kapıdan girmeye engel oldu. Sonra itiraf edercesine “Aman Allah’ım ne kadar zor, meğer ne büyük erdemmiş hatalarını, günahlarını fark edip bir de herkese, her şeye rağmen tövbe edip hakikate yürümek… Gerçek adamlık, yiğitlik buymuş.” dedi. O bu mukayeseyi yaparken köşkün açılan kapısından içeri ablasını taşıyan lüks araba girdi. Enes hafif alkışlar gibi yapıp “Abla sen ailenin en çilekeş, bir o kadar da güçlü ve savaşçı medarı iftiharı evladısın…” dedikten sonra gözünün önüne abisinin kıskançlık ve haset nöbetlerinde özellikle ablası Gönül’ün yüreğini yakan, acıtan kötü hatıralar geldi. İstemsizce “Ablam ömrün uzun olsun… Anama babama iyi gelen sadece sensin.” dedi. Sonra aklı, o açılan kapıdan içeri girse de yüreğinden gelen anlamsız engele takılıp arabasını çalıştırıp memnun olmadığı o mücrim hayata doğru tekrar sürdü.
Müjgan Hanım, kendi çalışma odasında masanın üstünde yığılı kitapların arkasında öğrencilerin eskizleriyle meşgulken ara sıra havuz başındaki kocasına dikkat kesilip kiminle konuştuğunu çıkartmaya çalışıyordu. Odanın kapısı büyük bir nezaketle açıldı, içeri Gönül girdi. Gönül titrek, inleyen bir sesle “Anne” dedi. Müjgan yüreği inceden sızlayarak göz aydınlığı, ismi gibi güzel kızına baktı. Biraz korkmuş biraz da endişeliydi. Hemen çalışma masasından kalkıp ona doğru adım atarken sarıp kuşatan müşfik bir sesle, “Kuzum sana ne oldu böyle? Benzin solmuş.” dedi. Gönül “Onu gördüm.” Annesi “O’nu?” Gönül “Sizin Cahit ismiyle birlikte bütün sevginizi verdiğiniz abim olacak Savaş Yenilmez’i” dedi. Müjgan kızına sarılıp “Keşke onunla dünya ve ahirette bir daha hiçbir şekilde karşılaşmasak.” dedi. Ama yüreğinin yandığı hafiften dolan gözlerinden belliydi. Gönül’de annesinden güç almak için sıkıca sarılırken “Davetli olduğum vakfa yüklüce bağış yapmış. Her şeyden habersiz zavallı Harika’nın da içinde olduğu pis bir plan kuruyor.” dedi. Öylece sarılı durduktan sonra anne kız göz göze geldiler. Gönül annesinin hüzünlü halini görünce “Doğumda ölen üç çocuktan sonra dünyaya gelip hayata tutunan savaşçı bir evlada bütün sevginizi verip onun her şeye en iyisine sahip olmasını istediniz. Adeta kalbinizde boşluğu onunla doldurmak istediniz. Fakat o büyüyünce sebepsiz ve anlamsızca sizin verdiğiniz ismi ve soy ismi bile reddedip bütün değerleri yakıp yıkıp bir an bile pişmanlık duyup arkasına bile bakmadan çekip gitti. Sonra küçük kardeşim Enes’ten ikinci darbeyi yediniz. O üç kuruş etmez zevklerinin peşinden umarsızca koşturup hedonist bir hayata daldı.” dedi. Sonra kollarını yana açıp “Geriye bir tek sandalyeye mahkûm kızınız kaldı.” dedi. Gözyaşları usulca yanağından süzülen Müjgan, kızının yüzünü incitmemek istercesine okşarken “Sen bize hep huzur verdin. Ay yüzlü kızım… Baban ve benim tesellimiz oldun. Şimdi ise tek başına ailenin yükünü üzerine alma cesaretini gösterip koca koca şirketleri yönetiyorsun. Sen hayırlı evlat sözünün, ete kemiğe bürünmüş halisin. Rabbim senin ömrünü uzun, bahtını hep açık etsin. Canım kızım…” dedikten sonra sevgi seli ve gözyaşları içinde tekrar tekrar hiç ayrılmamacasına sarıldılar.
Güneş yeryüzünü ısıtırken, buz tutmuş kötü kalpli insanlara zerre miskal tesir etmiyordu. Cesur yüzünü yıkayıp kendisiyle özdeşleşen yuvarlak çerçeveli gözlüklerini takıp bilgisayarını açtı. Masanın üstüne haritayı ve Gönül’ün resmini açtı. Soğukkanlı bir halde belirlediği güzergâhlardaki mobese kameralarını kontrol edip “Evet, her şey hazır.” Kol saatine baktı; dokuz otuzu gösteriyordu. “Güzel, yaklaşık olarak yarım saat sonra bu güzel kızı dünyanın yükünden kurtaracağız.” dedi. Sesinde insanı tiksindiren iğrenç bir tını vardı.
İhalenin yapılacağı binaya erkenden gelen Tuncer ve Zühtü, heyecanlarını bastıramıyorlardı. Zühtü “Az kaldı ortak, az kaldı…” derken Tuncer “Valla benim içim hâlâ sıkıntılı. Bilmiyorum, o Savaş hayırsızıyla iş yapıyor olmak beni daraltıyor.” dedi. Zühtü “Sen hâlâ orada mısın be… Boş ver…” dedi. O ara görevli onları ihale salonuna aldı. Zühtü “Bak bu işi bizim kadar isteyen kimse yok. Bizden başka kimse gelmemiş. Son yirmi dakika.” dedi.
Gönül kendisi için özel tasarlanmış minibüsünde daha önce de defalarca girip kazandıkları gibi sıradan bir ihaleye giderken aklı hâlâ annesinde ve abisindeydi. Enerjisi düşüktü, bu yüzüne de yansıyordu. Kavşaktan dönen şoför “Gönül Hanım on dakikaya binadayız.” dedi. Gönül “Tamam, siz yine de dikkatli kullanın.” dedi. Şoför “Rahat olun Gönül Hanım, bu araç ülkedeki en üst düzey güvenlik teknolojisine sahip, siz de en iyi korunan insanlarındansınız.” dedi.
İhale komisyonu üyeleri de salona girdi. Tuncer ve Zühtü baş selamı verdiler. Komisyon başkanı hazırlıklarını tamamlarken yanındaki görevlinin kulağına eğilip bir şeyler söylüyordu ki aniden binayı sarsan, kulakları sağır eden büyük bir patlama sesi duyuldu. Herkes bir anda şok oldu, dondu kaldı.
Kahvesini yudumlayıp bilgisayarından mobese görüntülerini izleyen Güçlü keyifle “Tuşe kuru temizlemenin çıkartamayacağı kir yoktur. Yeter ki müşteri istesin ve paranın ucunu göstersin. Gerçi bu kez alışılmışın dışında biraz gürültü oldu ama olsun.” dedi.
Günahlar dairesinde son dakika haberlerini sabırsızlıkla bekleyen Savaş, haber kanalları arasında gezinip siteleri kontrol ediyordu. Fazla geçmeden bir siteye, saniyeler sonra bir haber kanalına son dakika bilgisi ve patlama görüntüleri düştü. Spiker soluk soluğa “Zarif Holding Yönetim Kurulu Başkanı Gönül Güçlü’yü taşıyan araca bombalı ve roket atarlı saldırı oldu. Olay yerinde ki görgü tanıklarının anlattıklarına göre patlama o kadar güçlü ve tesirliydi ki; araç ve içindekilerin parçalara ayrıldığı, etrafa dağıldıkları çevredeki binaların camlarının kırıldığı küçük çaplı hasarlar olduğu söyleniyor. Şu an için saldırıyı kimin yaptığı ve amacının ne olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte resmi olmayan ilk duyumlara göre yasadışı örgütler tarafından gerçekleştirildiği yönünde kuvvetli işaretler var.” Muhabir kargaşa içindeki yere doğru bir yandan yürürken bir yandan haberine devam ediyordu. “Begüm, biliyorsun Zarif Holding savunma sanayi ağırlıklı çalışan bir yapı. Bu ihtimal ağırlık kazanıyor.” dedi.
Savaş haberleri izleyince zafer kazanmış komutan edasıyla “Kader kararlı ve azimli insanların önünü açar Gönül Hanım. Bir daha kimsenin rolünü ve hayatını çalmaya hakkınız olmadığını anladınız sanırım. Keşke çocukken seni terastan aşağı ittirdiğimde sakat kalacağına ölseydin. Ben de bu kadar zahmete katlanmasaydım.” dedi. Sonra kardeşinin fotoğrafını yırtarken babasının resmine bakıp “Ah ihtiyar ben sana kaç kere söyledim, ben senin kurallarına uymam. Kendi kanunlarımı kendim koyarım.” dedi. Ve üstüne çizik attı.
Devamı gelecek ay.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.