Ana sayfa - Son Sayı - Ben ve “Ben” 3 / Kenan Kurban

Ben ve “Ben” 3 / Kenan Kurban

Havuz başındaki bahçe salıncağında uyuyan sarışın kadın zorla gözlerini açarken üzerini örten ceketin dışında kalan omuzlarını ısıtmak istercesine ovaladı. Ceketi iyice bürünüp “Ben neredeyim?” dercesine yarı açık gözlerle etrafına bakarken aniden irkilip “Enes, Enes…” dedikten sonra ceketi üzerinden atarak bağırarak ayağa kalktı. Çıplak ayaklarla havuz kenarındaki ıslak fayansların üzerinde yürürken neredeyse sendeleyip düşecekti. Ama aldırmadan eğilip elini havuza doğru uzattı. Suyun üstünde yüzüstü cansız duran erkeğin uzun ve kıvırcık saçları suda hafif hafif dalgalanıyordu. Kız “Enes” diye tekrar bağırdı, uzanmasına rağmen yetişemeyince suya atladı. Adamı can havliyle yüzüstü çevirirken o narin ve zayıf bedeninden umulmadık bir performansla adamı havuzun kenarına çıkardı. Bir yandan tokatlayıp “Enes, Enes” diye ismini sayıklarcasına söylemeye devam ediyordu. İnce uzun parmaklarıyla atar damarını tuttu. O dehşet dolu gözleri bir anda sükûnete bürünüp “Şükür atıyor, hayattasın.” dedi. Sakinliğini korumak için tekrardan hızlıca derin bir nefes alıp adamın ismini tekrar tekrar söyleyerek kendisine getirmek için şamarlamaya devam etti. Huzurlu derin bir uykudan uyanmışçasına iri gözlerini açan Enes “Feryad etme.” dedi. Kadın bu kez sarılıp “Öldün zannettim.” dedi. Enes ümitsizce yarısı duyulacak, yarısı ağzının içinde yuvarlanmış bir cümle kurarak “Ölüm, ölmek… Ya da yok olmak… Ben dediğin kadar kolayca her şeyi ve herkesi arkamda bırakıp bu âlemden çekip gitseydim.” dedi. Kadın panik halde sevgi ve şefkatle karışık onun yüzünü, anlını ve saçlarını okşadı. Sonra göğsüne doğru bastırıp “O bahsettiğin bizden uzak olsun.” dedi. Mavi gözleriyle adamın gözlerine bakıp “Sevgimizin aşıp, başa çıkamayacağı zorluk yok.” dedi. Kadının her bir davranışında bile hissedilen içten ve inanarak söylediği teselli sözlerine rağmen adamda nedense ikna alameti yoktu. Eliyle çimlerin üzerinde olduğunu bildiği ama göremediği içki şişesini yoklayarak ararken başlayan sela, ölümü, ahireti tekrar tekrar hatırlatıyordu. Onun kendisine pek inanmadığını anlayan kadın bu kez Enes’in başını ana kucağına alırcasına kucağına alıp “Senin mutlu olmaman için şu dünyada hiçbir bahanen yok. Aksine birçok sebebin var. Asil ve varlıklı bir ailen var. Yakışıklısın, ünlüsün. İnsanların bir ömür çalışsa da sahip olamayacağı her şey sana daha doğduğun anda bedavaya verilmiş.” dedi. Enes “Bu söylediklerin benim için yeterli değil, ben ölmeliyim” dercesine şişeyi kafasına dikti. Bunu hisseden kadın daha da kuşatıcı samimi teselli cümlelerine yenilerine eklerken sesindeki şefkati, bakışlarındaki müşfikliği etrafındaki canlı, cansız her yaratılan hissedebiliyordu. Saçlarını okşamaya devam ederek “İstersen buralardan kaçalım. Baş başa tatile gidelim. Mesela okyanus, okyanus…” duraksadı nefesini tazeledi. “Evet, okyanusta dev dalgaların koynuna kendini bırakıp gönlünce sörf yaparken seni kemiren bütün kötü düşüncelerden kurtulursun. O beni kesmez dersen egzotik adalara gidip kumsallarda saatlerce güneşlenip dingin sularında ruhunu dinlendirirsin.” Konuşurken bakışları bir yandan da Enes’e kilitlenmişti. Ve hâlâ da istediği ışığı alamıyordu. Bu kez daha inançlı ve inatçı bir tavırla “Bunlar da beni kesmez dersen gecelerin birkaç saat olduğu ufuk çizgisinin rengârenk olduğu Grönland’a gidelim. Olmadı ben zirvelere çıkmaya alışığım dersen Everest’e tırmanalım. Eğer mistik duygulara ihtiyacım var diyorsan doğuya gidelim. Ben hem macera hem tatil hem de ruhumun teselli bulmasını istiyorum diyorsan Afrika’ya gidelim. Orada bir yandan yardım dağıtıp bir yanda da safari turlarına çıkar tatil yaparız.” dedi. Bu avuntu cümleleri şifa olmak bir yana, derdi depreştirip yarayı daha da kanatıyordu. Enes biten şişeyi havuza doğru fırlatıp “Cansu beni anlamıyorsun. Mesele nerede, kiminle olduğum değil. Beni uzayın derinliklerine fırlatsalar yerin dibine de gömseler kaçamayacağım bir şey var.” dedi. Cansu “Kaçamayacağın ya da kurtulamayacağın suçun, günahın, eksiğin her neyse ne olabilir aklım almıyor? Hem sen neden ve kimden kaçasın?” dedi. Enes tepeden vuran güneşin sarı saçların gölgelediği Cansu’nun ay parçası gibi yüzüne en ciddi bakışlarıyla bakıp “Ben” dedi. “Ben, Ben’den kaçamam…” Sonra sağ elini kalbinin üstüne koyup “Vicdan, vicdanım… Her gün her saat her saniye ve her günahımda sesini daha da yükseltiyor. Beni nedamet duygularıyla sarıp içine doğru çekerken “Temizlen diyor.” Ben o tarafa meyledince içimdeki başka bir ben o “ben”i çekiştirerek gönlüme ket vurup ayaklarıma prangalarla bağlayıp esir alıyor. Hadi söyle, vicdanın konuşmadığı bir yer ya da onun sesini kesen bir hap var mı?” dedi. Cansu cevap vermedi sadece bakıştılar. Enes “Benimse iradesizce tek yapabildiğim o sesi duymamak, bastırmak için içmek içmek… Başarısız olunca da onu bastırmak için ondan daha gür bağırarak müzik yapmak…” dedi. Cansu, Enes’in elinden tutarak “Ama ne susturabiliyor ne de bastırabiliyorsun.” dedi. Enes sadece pişmanlık akan gözlerle “Evet” dercesine bakabildi. Cansu “Canım belki de vicdanının susmaması, canını sıkması ölmesinden daha iyidir. Zira vicdansızlıktan daha adi ahlaksızlık daha büyük günah var mı?” dedi.
Savaş, misafirleri gidince tek başına kaldığı odasında planlarını sessiz, derinden ama adım adım gerçekleştirmenin verdiği keyifle ayaklarını masasının üstüne uzatmış iki elini ensesinde birleştirip koltuğunda geri doğru yaslanıp adeta geçmişte bir zamana gitmiş gibi uzaklara bakıp zevk alarak “Kahretsin lan! Yine ben haklı çıkacağım.” dedi. Onun bu tatlı anını bölen, çalan telefonun sesi oldu. Yan gözle masa üstündeki cihaza bakıp diyafonunu açıp küçümser ve sert bir tonda “Söyle” dedi. Telefondaki ses ise hafif titrek ama tane tane “Savaş Bey, Tanju Bakırcı Bey sizinle görüşmek istiyor.” dedi. Savaş eliyle red işareti yaparak “Yok de…” dedi. Sekreter “Fakat efendim…” Savaş “Fakatı ne? Yok de! Kapat telefonu.” Sekreter “Fakat efendim, kendisi burada. Israrla sizinle görüşmek istiyor.” dedi. Savaş “Müsait değil de…” dedi. Sekreter “Efendim söyledim. Kendileri çok ısrarcı. Ben beklerim, bir on dakika da olsa görüşmem lazım diyor.” dedi. Savaş “O zaman bir yarım saat beklet sonra gelsin.” dedi.
Lüks arabayı kullanan gür bıyıklı, esmer adam çalan neşeli müzik eşliğinde keyfi tıkırında kahkahalar atarak “Tuncer ortağım, artık yolumuz açılıyor. Bu işi kapacak, üst lige çıkacağız.” dedi. Tuncer ceketini çıkartıp, kravatını gevşetip, camı açıp, müziği kıstı. Kaygılı bir halde “Zühtü, bu adam babasının karşısına bizi dikiyor. Ülkenin en saygın iş adamı ve şahsiyeti olan babasının verdiği adı, soyadını ret edip başka isim ve soyadı almış. Üstüne üstlük asıl işi tefecilik. Hakkında bir kelime iyi konuşan yok. Bu adam vicdansızın önde gideni. Biz nasıl güvenip iş yapacağız?” dedi. Zühtü “Sen hep dananın altında buzağı arıyorsun. Bize ne adamın babasıyla, dedesiyle olan derdinden. Biz işimize bakalım.” Arka koltuktaki paraları gösterip “Bak vaat ettiği paranın yarısını tak diye verdi. Yarısını da ihaleyi aldık mı bu iş tamam…” Tuncer “Bu kadar kolay diyorsun?” dedi. Zühtü “İş âleminde hissiliğe yer yoktur. Tek geçer his” sağ eliyle para sayma hareketi yapıp “Saydığın paranın sende bıraktığı o müthiş haz ve toplumda kazandığı itibardır.” dedi. Tuncer ikna olmamıştı “Doğru da…” Zühtü daha gür bir sesle “Doğru da… Dası ne? Bu bizim için hayatımızın fırsatı. Adam tefeciymiş, tüfeciymiş, vicdansızmış bana ne? İşime gelirse şeytanla bile ortak iş yaparım. Artık küçük işletmelerle uğraşmak yok. Gelmeyen ödemeler, karşılıksız çekler yok… Ondan sonra kazandığımız itibarla bize iş akacak. Bu desteğe ihtiyacımız var.” dedi. Tuncer ikna olmamışlığın verdiği huzursuzlukla sonumuz hayır olsun dercesine bakıp “Zaten bir yola çıktık, daha geri dönemeyiz gibi görünüyor.” dedi. Zühtü müziğin sesini tekrar açıp yarım kalan keyfine kaldığı yerden devam etti.
Nihat çocuklarıyla ilgili bu kafa karıştıran halinden hâlâ yüreğinin yandığı, bitmez bir acı çektiğini ustaca gizlemeye çalışsa da dolan gözleri onu ele veriyordu. Dokunaklı bir sesle “Çocuklarımla ilgili sualin cevabını şimdi de veririm vermesine ama yeri ve zamanı gelince konuşsak daha uygun olur. Şimdi beni sıkıştırmayın.” dedi. Selim pek işine gelmese de ricayı kıramadı, saygıyla “Tamam siz nasıl arzu ederseniz.” dedikten sonra heyecanlı heyecanlı konuşmasına devam etti. Selim “Biyografinizde mutabık kaldığımız sırayla siz hayatınızı kamera karşısında anlatacaksınız. Ve benim kurduğum iki kişilik ekip onları deşifre edecek. Böylece hem sizi fazla yormamış hem de hızlı yol almış olurken ileride uygun görürseniz belgesel içinde veri havuzu oluşturmuş olacağız.” dedi. Nihat koltuğundan hafif doğrulup elini alkışlar gibi göğsünün önünde birleştirip “Hadi o zaman hemen sistemi kur. Bismillah ilk kaydımızı yapalım.” dedi. Selim şaşırmış “Hemen…” Nihat “Vakit nakittir evlat… Annem, babam, doğumum ve çocukluğumdan başlayalım.” dedi. Selim hemen önceden Gönül Hanım’ın hazırlattığı kamera sistemini kurmaya başladı.
Sekreterin açtığı kapıdan içeri takım elbiseli, bakımlı bir yüzü ve elinde şık hediye çantasıyla Tanju girdi. Savaş, kral benim demek istercesine masanın üzerinde uzattığı ayaklarını birkaç dakika sonra indirirken Tanju sahte gülücüklerle içeri girip “Selam Savaş Bey.” dedi. Savaş soğuk bir şekilde “Selam.” dedi. Tanju ortamdaki olumsuz havayı kırmak istercesine tavırlarındaki ve sesindeki sevecenliğin dozunu buzdan duvarda bir gedik açmak istercesine arttırıp “Savaş Bey görüşme talebimi kırmayıp beni kabul ettiğiniz için çok ama çok teşekkür ederim.” dedi. Savaş “Tanjucuğum fazla vaktim yok. Derdini ya da konuyu hemen söyle.” dedi. Tanju bir türlü yumuşamayan daha doğrusu ısınmayan ortam için son ve en mühim hamlesini yaptı. Elindeki şık çantadan kurdelayla bağlanmış bir şişe çıkartıp “Son Fransa seyahatimden sizin için özel getirdiğim şarap. Damak tadınıza layık değil ama şarabı sevdiğinizi biliyorum.” dedi. Şişeyi uzattı. Savaş bir eliyle şişenin ağzından diğer eliyle de altından tutup yazılarını okurken “Tanjucuğum dediğim gibi vaktim yok seni dinliyorum.” dedi. Tanju en azından bir teşekkür ya da küçük bir tebessümü hak ettiğini düşünüp oturması için davet beklerken hâlâ yol alamamanın verdiği sıkıntı ve huzursuzlukla birkaç saniye kelimeleri beyninde toplamaya çalıştı. Sonra bütün soğukkanlılığını toplayıp “Savaş Bey sizlere öncelikle tekrar tekrar teşekkür ederim. Kimsenin kredi vermediği, çaldığım bütün kapıların kapandığı, dostsuz kaldığım en zor günlerimde siz bana borç verdiniz. Yalnız işlerimi isteğim seviyeye getiremedim. Nakit sıkıntım devam ediyor. Sizden ricam kalan borcumun vadesinin sizin uygun göreceğiniz ama düşük bir faiz oranıyla uzatılmasıdır.” dedi. Tanju üzerinden bir yükün kalktığını hissetse de alacağı cevabın istediği gibi olmama ihtimali onu eskisinden daha fazla geriyordu. Savaş şişeyi masanın üzerine bırakırken “Buna ne kadar verdin?” dedi. Tanju bu soruyla ümitlenerek “Siz sorduğunuz için söylüyorum sekiz bin euro.” dedi. Savaş “Demek sekiz bin euro verdin?” dedi. Tekrar ayaklarını masanın üstüne atıp koltuğuna kibirlice geriye doğru kurulup Tanju’nun gözlerinin içine bakıp “Bana olan borcunu ödeme, git benim paramla bana şarap alıp jest yap. Ulan hıyar ağası! Sen kim bana hediye almak kim? Şimdi çık.” dedi. Tanju ne diyeceğini ne yapacağını bir an bilemedi, geri dönmek ile kalmak arasında bocalarken Savaş şişeyi tekrar eline alıp “Toplam borcundan dört bin euro düştüm. Sana geri versem şaraba yazık. Kabul etsem sen sağda solda üç kuruşluk şahsiyetinle Savaş Bey’e şarap hediye ettim diye hava basarsın.” dedi. Tanju’nun bütün bedeni önce buz kesti sonra boncuk boncuk terlemeye başladı. Teklifine insanı aşağılayan tarzda hayır cevabı almak onu yıkmıştı. İçinde yatan aslan uyanınca bütün kan beynine hücum etti. Ellerini yumruk yapıp sıkarken tek istediği pençelerini çıkartıp Savaş’ın ensesine var kuvvetiyle vurarak, keskin dişleriyle boğazlamak, sonra da damla damla akan kanında can çekişmesini izlemek istiyordu. Tanju içinde seçimi saniyeler içinde yapması gerekirken geç kalınca Savaş’ın soğukkanlı iğrenççe “Hadi küçük bey! Naş naş…” diyen sesini duydu. Tanju hiçbir şey yapamamanın verdiği öfkeyle sadece bağırarak “Sen merhameti kurumuş aşağılık bir yaratıksın.” dedi. Savaş’ın benliğine duyurmak istercesine gözlerine bakıp “Hayır, aşağılık da değil, sadece ve sadece kötü, kötüsün… Allah belanı versin.” dedi. Sadece Tanju değil bütün dünya “Sen kötüsün” diye bağırsa o benlik onları asla işitmeyecek, hatta işitse bile anlamayacaktı. Savaş sinir bozucu bir rahatlık ve pis bir sırıtışla purosunu yakıp “Merhamet ve vicdan senin gibi şımarıkların, başarısızların ve zayıfların duygu sömürüsündeki son noktasıdır. Muktedirlerden istediğinizi alamayınca daha doğrusu diş geçiremeyince bela okumaya sarılırsınız.” dedikten sonra bir seri katilin soğukkanlılığıyla çekmecesini açtı. Her an tetiğini çekecek gibi, uzi’nin namlusunu birkaç saniye Tanju’ya doğru tuttu, sonra masanın üzerine koydu. Savaş “Bu hayatta dostum olmadı olmaz da.” Elini kalbinin üstüne koyup “Hiç sevmedim… Yalan olmasın, benden başka sevgime layık kimse yok. Sadece kendimi severim… Senin anlayacağın hiçbir hissi zaafım yok?” Elini tekrar silahın üzerine koyup “Buna karşılık güce, her şartta her durumda benden tarafa olacak adalete ve insanların vicdanını bile satın alacak paraya sahibim…” dedi. Tanju’nun başı öne düştü. İnsan yerine bile konulmamanın aşağılayıcılığı içinde öfke patlamalarıyla söyleyemediklerini kafasının içinde bağıra bağıra söylenerek odayı terk ederken acizliğine de küfrediyordu…
Siyah zebra perdelerin arasından sızmayı başaran güneş ışıkları yine siyah renkteki odanın duvarlarına vurup bir nebze olsun nefes aldırırken yükselme hırsı ve şeytani zekâsı gözünden okunan otuzlu yaşlarının sonundaki adam masanın önündeki tekli koltukta oturan gence talimatlarını tane tane ama net olarak veriyordu. “Başar, bu kendini gösterebileceğin büyük bir fırsat… Şimdi ülkemizde üretilen ve dışarıdan gelen pamuk, iplik, zırh çeliği, elektronik devreler ve çiplerin miktarını ve kimlerin bu işi yaptığını öğreneceksin.” Sesini tembihler tonda “Bana internetten göstermelik bilgilerle gelme… Kayıtlara geçmeyen perde arkası bilgileri ve bağlantıları istiyorum. Hiçbir ayrıntıyı atlamadan tek tek listeleyeceksin…” dedi. İşe saygısının bir alameti olarak alınıp giyinilen ucuz takım elbise, gömlek, kemer ve ayakkabıların içindeki Başar cılızca “Tamam Adil Bey” dedi. Fakirliğin kucağındaki Başar’ın, hayata tutunup bir yer sahibi olup kendisini topluma kabul ettirme mecburiyeti içinde istenilen her işe koştuğu duruşundan ve her söylenene sorgulamadan tamam demesinden belliydi. Genç notlarını alırken çalan telefonun üzerinde yazan “Savaş Yenilmez” ismini gören Adil eliyle çık işareti yapıp kulaklıktan konuşmaya başladı. Adil “Alo buyurun Savaş Bey…” Eline hemen “Altın Sırma İplikçilik… Tanju Samancı” yazan dosyayı alıp açtı. Adil “Her şey plana uygun diyorsunuz. Tanju iyice köşeye sıkışmıştır. Firmasını şu an itibariyle ederinin yarısına alabiliriz. Anladım… Ben hemen ikinci aşamaya geçiyorum. Biliyorsunuz bu konularda mahirimdir. Sizin isminiz geçmeden satın almayı bitiririm…” dedikten sonra Savaş’ın sözünün bitmesini bekledi. Saygı içinde Adil “Her zaman dediğiniz gibi altın kural ormanı yakmak için önce zayıf çalıları tutuşturmak gerek…” derken masasındaki “Zarif Holding… Medya, sosyal medya ve finans saldırısı” yazan dosyanın kapağını açtı… Adil “En kısa zamanda benden istediğiniz raporu size sunmak istiyorum.” dedi. Karşı tarafın sözünü bitirmesini bekleyip “Sizden haber bekliyorum.” dedi ve telefonu kapattı.
Savaş telefonu elinden bırakırken keyfi zirve yapmış olacak ki ellerini ovuşturarak “Evet yıllardır beklediğim o ana çok az zaman kaldı.” dedi. Sonra telefonun ahizesini kaldırıp sekretere “Şule Hanım, muhasebeye söyle, Harika Koçak’ın kurucusu olduğu Engelli Çocuklar Vakfı için benim adıma bir milyonluk bağış çeki hazırlasınlar.” dedi. Kız inanamamış olsa gerek ki emin olmak için tekrar sormuş olmalı Savaş “Evet doğru duydunuz. Tam bir milyon Türk lirası.” dedi. Sonra koltuğuna tekrar yaslanıp açık tabletindeki Harika Koçak’ın resmine bakıp “Gülümsedi…”
Başı iki elinin arasındaki Sema, kayıp giden hayatına mı yoksa bir bencil bir egoist olan Savaş Yenilmez’in çaldığı hayallerine mi ya da kullanılmışlığın yok sayılmışlığın verdiği zillete mi üzülecekti bilemiyordu. Belki bunun tek bir cevabı yoktu, ya da hepsine birden üzülmeliydi. Bilemiyordu, akıl devre dışıydı. Ölmek istiyordu. Eczacılık kitaplarının yanında duran, eliyle hazırladığı zehire baktı. Sonra masum bir çocuk gibi duran çantası gözüne takıldı. Memleketindeki ailesine son bir mesaj atmak için çantasına elini atıp telefonunu aradı. Bulamayınca çantayı masanın üzerine ters çevirip boşalttı. Tam telefonuna uzanırken karışık buruşuk bir kâğıtta “Ben sana yazılmış son bir mektubum” dercesine duruyordu. Sema, Savaş ile sabah olan boğuşmanın izlerini taşıyan elleriyle düzeltip okudu. Bu bir teslimat fişiydi. Üzerinde “Tuşe Kuru Temizleme” yazıyordu… İçinden “Tuşe Kuru Temizleme…” dedi. Savaş’a İstanbul’un en pahalı kuru temizlemecisiyle kendisinden izinsiz irtibata geçip elbiselerini gönderdiği için köpürmüştü… Neden?
Balkonunda çalışmalarına devam eden Selim’in zihninde sorgulayıp durduğu şey “Nihat Bey, gördüğüm kadarıyla kütüphaneniz çok geniş ve müstesna eserler var. Bilgiye çok değer veriyorsunuz. Bilgi güçtür.” cümlesine Nihat’ın verdiği “Bilgi ahlaksızda insanlığa beladır. Ancak ahlaklı insanlarda ve ahlak temelli medeniyetler için ise güçtür.” cevabıydı. Bilgisayarına şu soruyu yazdı: Beşer nedir? İnsan kimdir?
Devamı Gelecek Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.