Ana sayfa - Manşet - Başarının Sırrı Samimiyet / Hasan Yalnızoğlu

Başarının Sırrı Samimiyet / Hasan Yalnızoğlu

Size ait bir spor salonundayız. Spor hayatınız nasıl başladı hangi sporlarla ilgilendiniz?
Her çocuk gibi ben de sokakta, mahallede futbol oynayarak başladım. Bir ağabeyimiz vardı, tekstilciydi, bize forma yaptı. O zamanlar Arjantin dünya şampiyonu olmuştu. O yüzden Arjantin formamızla başladı spor serüvenimiz. Sonra, ilkokul zamanında jimnastik kulübü kuruldu Bağlarbaşı’nda ve sınıflara gelip talepte bulundular, jimnastik yapmak isteyen var mı diye, ben de el kaldıranlar arasındaydım. Jimnastikle devam etti. Futbol, jimnastik, derken tekvando, kungfu, kürek; bunlar benim aktif ve resmi olarak yaptığım branşlar. Spor hayatım böyle başladı.
Spor akademisi mezunuyum. Uzmanlığım, ihtisasım yüzme; ama 15 yıl tekvando yaptım, 7 yıl kürek yaptım, bu branşlarda da uzman olduğumu söyleyebilirim. Tabii, eğitmenlik için Türkiye’de başka prosedürler var, ama bir akademisyen olarak kendimi tekvandoya, küreğe ve yüzmeye yakın hissediyorum.
Sporla beraber giden bir oyunculuk serüveniniz de var. Oyunculuk nasıl başladı?
Oyunculuk, yaşadığınızı yaşatmak, hissettiğinizi hissettirmek, bununla ilgili de size verilen rolün hakkını vermek diye düşünüyorum özetle. Bana da fiziksel özelliklerim itibarıyla kötü roller yakıştı, yakıştırıldı. O yüzden de oynadığım rollerin hakkını verdiğimi düşünüyorum. Tabii, oyunculukla ilgili eğitim almamıştım; ama ilk oynadığım dizi seti benim için bir okul oldu. Ondan sonra çeşitli tiyatrolarda oynadım, onlar da benim için bir okul oldu. Şunu gördüm: Hayatta olduğu gibi, oyunculukta da samimi olmak gerekiyor, insanlara geçmesi için. Rolünü samimi bir şekilde yaşıyorsan geçiyor. İyi veya kötü oynadığını ancak insan o samimiyeti göremediğinde anlıyor diye düşünüyorum. Yaklaşık 15 projede yer aldım. Çok keyifli bir iş, çok da severek yapıyorum oyunculuğu da.
Survivor’a da katıldınız. Survivor’ın size ne kattığını düşünüyorsunuz?
Sağlık dünyadaki en kıymetli şey, sağlığınızdan olduğunuzda hiçbir şeyin önemi kalmıyor. O yüzden, ne kadar getirdi, ne kadar götürdü, bunun hesabını yapamıyorum, ama güzel hatırladığım çok anılarım oldu. Onun dışında, bir de ünlü olmak güzel bir şey tabii ki. Gerçekten bir mucit olursunuz, bir şey tasarlarsınız, bu sizi her zaman popüler yapmaz. Saçma sapan bir şeylere veya magazin olaylarına karışıp ünlü olmaktan bahsetmiyorum tabii. Öyle ünlü olacağıma olmayayım daha iyi. Survivor popüler olmamızı sağladı. Popülerlikle beraber sevildiğimi görüyorum. Mesela bugün, yolda buraya gelene kadar, trafikte en az 20-30 kişiyle fotoğraf çektirdim. Bu, insana çok güzel hissettiriyor;, sevilme duygusu çok güzel. İnsanların gözünden hissediyorsunuz zaten samimiyeti. Bu çok değerli bir şey. Ama Survivor yıpratıcı bir serüven; iki kere katıldım, hızlı kilo verdim. Hiç durmadığım, çok çalıştığım için en çok kiloyu veren de bendim. İlk Survivor’da 22, ikincisinde 30 kilo verdim. Eh, tabii, bu da sağlığımla ilgili sıkıntılar oluşturdu. Yani sağlıkla ilgili sıkıntı kötü; ama sevgi dolu insanların bize sarılışı, kucaklayışı güzel. Hem güzeli hem kötüyü yaşıyorsunuz işte. Hayatta her şey çok güzel olmuyor, bir bedel ödüyorsunuz, onu gördük.
Üniversiteyi birincilikle bitirme hikâyeniz var. Geç bitirdiniz, değil mi, daha doğrusu geç girdiniz. Gençlere de başarı ve başarmakla ilgili ne söylemek istersiniz?
Bununla ilgili aslında bir kitap yazmak zorunda hissettim kendimi ve yazdım. Herkesin başarı hikâyesi kendiyle ilgili. Çünkü kimse kimsenin kapasitesini bilemiyor. Yani herkes başkalarının hedef alarak değil veya başkalarıyla yarışmak değil, kendisiyle yarışması gerekiyor diye düşünüyorum. Bunun için de çok önemli bir şey farkındalık. Bunu eğer kendin gerçekleştiremiyorsan profesyonel insanlardan destek almak lazım, farkında olmak lazım.
Ben de kendimle ilgili hayatım boyunca hep farkında oldum. En önemli özelliğiniz ne diye sorsanız; ben derim ki farkında olmak. Ve samimiyet tabii ki. Farkında bir insan olarak hayatın içinde yaşıyordum. Lise 1’de hatırladığım kadarıyla 7 dersim zayıf gelmişti. Sebebi ise çalışmamaktı. Gençliğin verdiği enerji ve o enerjinin yanlış kullanımı bizi okuldan uzaklaştırdı. Okulu bıraktım, ailem, tüm sevdiklerim okumam gerektiğini söyledi; ben, “Hayır” dedim, “Okumayacağım, iş kuracağım, Almanya’ya gideceğim.” İşte duyumlarım var, o zamanki duyumlarımla hareket ediyorum, bir şeyler düşünüyorum çocukça. Velhasıl 4 sene geçti. 4 sene sonrasında, işsizdim o an, bir bilardo salonunda oturuyordum, okey oynuyorlardı arkadaşlarım, siyaset konuşuluyordu o zaman yine, herkes düşüncesini söyledi, ben de düşüncemi söyledim. İçlerinden biri bana dedi ki: “Oğlum, sen git ilk önce liseyi bitir, ne konuşuyorsun?!” Böyle deyince çok kalbim kırıldı, şimşek çaktı beynimde; dedim ki kendi kendime: “Demek ki okumazsam benim düşüncelerim değersiz, öyle mi, vay be!” O gün bugündür zaten bir daha bilardo salonuna girmedim.
Sonrasında okumaya karar verdim. Evet, başarıyla, takdirle, teşekkürle mezun oldum liseden de. Tabii, o zaman o dönüş dört kolla oluyor, artık anlıyorsun, değerini bilerek okuyorsun, benim için kıymetli oldu.
Derken spor akademisi macerası başladı. Okula dereceyle girdim, birincilikle girdim ve birincilikle mezun oldum. Bu, süper bir insan olduğum için değil, fark ettiğim için, değerini anladığım için oldu. Çalıştım sadece yani. Birazcık çalışmak gerekiyormuş yani derece yapmak için. Yanlışlıkla birinci oldum işte.
Ben başarılı olmak için çabaladım. Ben çok para kazanmak için hiçbir zaman hiçbir şey yapmadım; yaptığım işten zevk alayım, zevk alırken para kazanayım, başarılı da olayım, hep böyle yaşadım. Hiçbir zaman para hırsım olmadı, böyle para için birilerini ezmedim. Hiçbir zaman öyle şeyler yaşamadım. İş yapıyorum, mesela bir yerden alacağım var, çalıştırdığım çocuklar da bunu biliyor. Alacağımı almamışım, ama ben ne olursa olsun söz vermişim ya, bir yerlerden bulup, gerekirse kredi çekip onları mağdur etmemek üzerine bir felsefem var. Çünkü bende söz senet. Günümüzde herhalde çok az rastlanan bir özellik bu.
“Öğrenilmiş Duygular” kitabınızda “Bir tokat yedim, hayatım değişti.” İsimli bölümde özsaygıyı anlatıyorsunuz, özsaygıyla ilgili ne söylemek istersiniz?
O tokatla hayatımın değişmesi şöyle: Pazar harçlığını, sabah babam televizyonun üstüne bırakmıştı. Ben de öğrenciyim, paraya ihtiyacım var ve cepte metelik yok, harçlık yok, iş teknik dersi için almam gereken birtakım şeyler vardı. Buradaki hikâye şu: Maya önemli ya, maya kötü değil de işte hikâyeyi anlatınca anlayacaksınız. Hiç sormadan pazar parasını alıp okula gittim, ihtiyaçlarımı aldım. İhtiyacımın dışında, zımba gördüm aldım, hâlâ saklarım onu. Bir de herhalde içimde ukde olacak ki, hiç kimseye bir şey ısmarlayamamışım, okulda kimi bulduysam görüştüğüm, muhabbet ettiğim herkese simit-kola ısmarladım teneffüste. Bir miktar para kaldı tabii, ne kadar olduğunu hatırlamıyorum. Sonra, akşam eve gittiğimde annem hiçbir şey söylemedi. Annem normalde günde üç öğün dövdüğü için alışkınım, bünye alışık yani o reçeteye, sıkıntı yok. Annem hiçbir şey söylemedi. Sıkıntı var demekti bu durum. Hemen yatağa yattım, uyuyacağım, olayı atlatacağım. Çocuk aklı işte. Babam geldi; “Oğlum, sen para aldın mı?” dedi. “Ne parası?!” falan dedim, uyuyorum numarası falan yaptım. Neyse. Kaldırdı beni böyle; “Bak, doğruyu söyle. Bu çantanın içindekiler ne, bu para üstü ne?” falan dedi. Babam öyle deyince zaten her şey ortaya çıktı. Orada bir tokat geldi. Babamın bana attığı ilk ve son tokat yani. O tokat işte o özsaygıyı getirdi.
O yüzden, herkese ikinci bir şansın verilmesi, belki de üçüncü şansın verilmesinden yanayım. Çünkü eğer orada, çok kötü şeyler yaşasam, rencide edecek şeyler yaşasam, daha bir tehlikenin ve kötülüğün içine girebilirdim. Doğrular anlatıldı bana; “Bak, böyle, böyle, biz öyle bir şey yapmadık; bak, biz öyle değiliz” falan. Ve düşündük. Sonuçta armut da dibine düşüyor, biz de çok uzağa düşemedik yani, sonuçta babamız da helal parayla büyümüş bir insandı.
Özsaygının hikâyesi bu. Yani ilk önce kendinde bitiyor. Saygı duyulacak bir adam olmak için ilk önce kendine saygı duymalısın. Ben öyle yaşayan, yani defalarca aynı şeyi yapan ve yaşayan bir insan olsaydım kendime hiçbir saygım olmayacaktı, eminim.
Sporla ilgilenen gençlerin özgüvenlerinin geliştiğini, daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Biz büyürken estetik algımız da gelişiyor. Ve televizyondan sürekli verdikleri ince kadın, ince fizikli erkek bedeni, kol kası, şu bu gibi özellikler, her dizide güzel insan, her kanalda güzel sunucu, yani güzellik ve estetik çok ön plana çıktığı için, fiziksel özellikler, artık spor -fitness için konuşuyorum- daha çok bu yönde değerlendiriliyor. Genel olarak spora baktığımızda, yani bütün spor dallarına baktığımızda, sporun özgüveni yükseltmesi şununla ilgili: Mesela kickboks’u düşünelim. Gücünüzü fark ediyorsunuz, gücünüz günden güne artıyor, yapabileceklerinizi görüyorsunuz, dövüşürken yumruk yemeyi öğreniyorsunuz, yumruk atmayı öğreniyorsunuz, en fazla ne olur, gözüm morarır diyorsunuz. Bu gibi özelliklerden dolayı, başınıza gelebilecek her şeyin farkında olarak o özgüven oluşuyor. Futbol oynayan için de belki böyle. Futbol oynayan da sonuçta sağlıklı, fiziği yerinde… Estetik de özgüveni destekliyor, güzel bir vücut. Tabii, yapılan spor branşının özelliğine göre de olabilir. Sonuç olarak bir farkınız oluyor. Hele bir de derece ve başarınız varsa, o sizi birazcık daha ön plana alıyor. Ama konunun başında da anlattığım gibi, bu algı, sağlık kısmının dışında, estetik algı insanları bence yanlış yönlendiriyor. Çünkü güzel bir fiziğe sahip olacağım diye çok yanlış tercihler yapan insanlar oluyor bir spor dalında. O yüzden, her şeyin eğitimli, doğru insanlar tarafından gençlere aktarılmasından yanayım. Ve her şeyin temeli gerçekten sağlık. Bir kere, “Şunu yapacağım, ama sağlığıma etkisi var mı?” diye kesinlikle düşünülmeli. Ve bununla ilgili de kesinlikle uzman bir insanın danışmanlığı lazım. Çünkü kolu uzundur, halter yapamaz; bacak boyu uzundur, tekvando yapar, gibi böyle seçimler söz konusu.
Ahlaklı olmaya önem veriyorsunuz, ahlak sizin için neden önemli?
Ahlak şunun için önemli bence: İyi insan oluşum için önemli; yani iyi davranan, hayata iyi bakan, insan seven… Ahlaklı insan bu özelliklere sahip diye düşünüyorum. O yüzden çok kıymetli. IQ önemli bir şey, ama duygusal zekâ da önemli; biz bence bunu artık kaybediyoruz, onu görüyorum ve üzülüyorum.
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Ben hep çıktığım programlarda onu söylüyorum; sağlığın kıymetini zaten söyledik, insanı sevmek çok önemli. Mesela ben sizi hiç tanımıyorum ve ben sizi şu anda seviyorum. Neden? Allah’tan ötürü, yani Yaradan’dan ötürü seviyorum sizi. Ama sadece benimle ilgili değil, başka yerde de hareketleriniz, davranışlarınız zarar verici şekilde olursa ve ben bunu görürsem, bu benim için olumsuz bir kanı olur işte. Yani insan sevmekten kastım bu. Objektif olup, hiçbir şey düşünmeden, menfaat ilişkisi olmadan sevebilmek. Bu biraz felsefik geliyor olabilir, ama şunu söylemiyorum: Ben onlar için ölürüm, sizin için ölürüm demiyorum. Şu anda birbirimize bir zararımız yok, ben sizi neden sevmeyeyim ki. Çünkü hepimizin birbirimize ihtiyacı var. Ben köyde büyüdüm, Rize’de büyüdüm; imecenin ne demek olduğunu, insanın ne demek olduğunu biliyorum o yüzden. İnsanların, duygusal anlamda da olabilir, birbirlerine ihtiyaçlarının olduğunu düşünüyorum. Güzel şeyler paylaşırsan hayat güzel geçiyor. Başkalarına zarar vererek yaşayan insanlar da belki mutlu oluyor, ama ne kadar uzun sürüyor onu bilmiyorum, ben öyle mutlu olamıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.