Ana sayfa - Son Sayı - Barış Pınarı Harekatı İle Dengeler Değişti Büyük Oyun Bozuldu / Stratejist Aydın Çetiner

Barış Pınarı Harekatı İle Dengeler Değişti Büyük Oyun Bozuldu / Stratejist Aydın Çetiner

Barış Pınarı Harekâtı çerçevesinde adeta küresel bir gürültü çıkartıldı, dünyadan da tepkiler aldık, kendi zaviyemizden ise durum belliydi. Bu gürültüyü koparanlar, Suriye’deki piyonları mevzi kaybettiği için mi bu kadar sinirli, öfkeli ve panik halindeler? Onlar açısından işin arka planında neler vardı?
Türkiye’nin müdahil olmasıyla bozulduğunu düşündüğümüz oyun bu bölgeyi olduğu kadar dünyanın tamamını da etkileyebilecek çapta bir oyun ve aynı zamanda bizim Suriye’de Barış Pınarı Harekâtıyla başladığımız iş, Irak özelinde, Suriye’de ve Doğu Akdeniz’de birtakım tesirler yaratacak kadar önemli olduğu için, burada dolaylı çıkarları olan, bize kimisi dost, kimisi yakın gözüken ülkelerin gerçek gündemlerinin açığa çıkmasına ve Türkiye’nin yaptığı Barış Pınarı Harekâtının onların menfaatlerini bozmasına sebep oldu.
Mesela ABD Başkanı Trump, son beyanatlarının hemen hepsinde petrole vurgu yapıyor. ABD’nin, özellikle de Suriye’nin Deyrizor bölgesinde çıkan petrole ihtiyacı mı var? Hayır. Ama petrol, ele geçirenler tarafından önemli değerlere dönüştürülüp diğer amaçlar için önemli kaynak yarattığından dolayı, ABD, taktik ve stratejik adımları itibarıyla buradaki enerji kaynaklarını kontrol etme çabası gösteriyor. Böylece bu enerji kaynaklarının başkaları tarafından veya Suriye’de bu coğrafyanın sahipleri tarafından kullanılmasını engelleme siyaseti güdüyor. Keza Rusya, benzer şekilde, Türkiye’yle dost görünerek burada ABD karşısında mevzi kazanma çabası içerisinde. Barış Pınarı Harekâtından sonra Avrupalıların yaptıkları ilk beyanat, “Biz bu işin bedelini ödemeyiz.” şeklinde materyalist bir yaklaşımdır. Ama şimdi ne yapıyorlar; Türkiye, Barış Pınarı Harekâtıyla önemli bir bölgeyi kontrol edince, Boris Johnson, Macron, Merkel, hep beraber, nerede görüşelim diye, bu işin pazarlığını yapmak üzere Türkiye’ye gelme kararı alıyorlar.
Dolayısıyla, burada Batı’nın çifte standardına ve ikiyüzlülüğüne vurgu yaptıktan sonra, bu bölgede meydana gelen, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtıyla meydana gelen değişimin dünyayı ve bütün siyasal çıkar gruplarını etkileyecektir.
Bu harekât, aynı zamanda birçok oyunu, belki on yıllara varan, hatta yüzyıllık oyunu bozdu gibi bir kurguyla da ifade ediliyor. Bu oyunu bozmak suretiyle bölgedeki birçok jeopolitik beklenti ve dengenin yerine oturması yönünde yeni bir süreci de başlattı. Konu farklı bir dengeye doğru evrildi. İleriye yönelik projeksiyonlarda ne olabilir?
Bölgede herkes kendi direkt ve dolaylı çıkarlarını gerçekleştirme çabası içerisinde. Bölgede herkes ya kendisi direkt müdahil olmak suretiyle veya vekâleten savaşacak siyasal çıkar grupları bulmak suretiyle kendi amaçlarını gerçekleştirme çabasında. Bölgede gelecekte meydana gelecek olan her gelişmede bundan sonra Türkiye’yi hesap etmeden adım atmak mümkün olmayacak. Bu çok önemli bir değişim. Çünkü düne kadar, Türkiye’yi, kendi sınırları içerisinde hapsolmuş, olan bitene karşı kayıtsız, hatta 40 yıldır terörle mücadele ederek enerjisini kaybeden bir ülke olarak değerlendiriyorlardı. Dünyada olup bitenden ayrıştırılmış, olup bitene kayıtsız kalmak bir tarafa, müdahale dahi edemeyecek bir ülke olarak değerlendiriyorlardı. Bundan sonra böyle bir değerlendirmeyi yapmaları mümkün olmayacak. Aynı zamanda bölgede bölgenin sahiplerinin sesinin daha fazla yükseldiğini göreceğiz.
Ekonomik olarak da bölgede var olan kaynakların değerlendirilmesi bakımından, hem bölgenin sahiplerinin, hem de Türkiye’nin sesinin daha fazla çıktığını, hakkını daha fazla aradığını hep birlikte göreceğiz.
Bundan sonra dünya artık önceki dünya olmayacak. Bu çok önemli bir ifade. Neden önceki dünya olmayacak? Önceki dünyada Avrupa merkezci görüşlerle ABD ve Avrupa, dünyanın var olan kaynaklarının, direkt ya da dolaylı olarak, hem kendileri hem de İsrail tarafından istedikleri gibi sömürülmesine ve kullanılmasına vesile oluyorlardı. Şimdi bu bölgede aynı şeyleri yapamayacaklarını görüyorlar.
Türkiye büyük bir yükün altına girerek, milyonlarla ifade edilen Suriyeliyi barındırdı. Ancak dünyanın geri kalanı bu sınavı iyi bir şekilde veremedi. Adeta geçmiş yüzyılı kasıp kavuran, bizim kendi dünyamızda kompleks oluşturan, medeniyet, modernite gibi şeyler, sosyal devlet arayışları, muhteşem Batı, Atlantik ötesi bir medeniyet algısı, bunların hepsi “fıs” ettiler. Her şeyin ayan beyan ortaya çıktığı bir tablo oluştu. Dünyaya sunulan medeniyet algısı açısından büyük bir kayıp var. Ama bunu ne kadar umursuyorlar, ayrı konu tabii. Batı’nın durduğu yer epey sarsılmadı mı? Mazlumun dini olmaz, biz haksızlığa uğrayanların yanında yer almayı tercih ettik ve Suriye Devletinin toprak bütünlüğüne de gölge düşmeden, kendi haklarımızı koruyarak ve güvenlik kaygılarımızı da bertaraf edecek bir yerde durduğumuzu ifade ettik. Batı’nın ve diğer dünya ülkelerinin durduğu yeri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok güzel bir ifade kullandınız; mazlumun dini olmaz. Türkiye bu alanda, ekonomik olarak çok büyük bir yük altına girdi. Türkiye gerçekten kendi gücünün üzerinde bir gayretle milyonlarca insanı katledilmekten kurtardı. Kim ve ne olursa olsun, hangi dine mensup olursa olsun, hangi etnisiteye mensup olursa olsun insanlara sahip çıktı.
Batı’nın ikiyüzlülüğü meselesine gelince; Batı, kesinlikle bu konuda suçlu. Binlerce insanın öldürülmesine kayıtsız kalarak, sadece maddi menfaatlerinden dolayı, burada var olan milyonlarca insanın, Türkiye’nin yükünü çektiği milyonlarca insandan bahsediyorum. İçlerinden sadece 3 bininin, 5 bininin, 10 bininin Avrupa’ya yönelmesi halinde çok büyük bir gürültü kopartıyorlar. Hâlbuki imkân ve kaynakları çok olan, dünyanın var olan imkân ve kaynaklarını 100 yıldır sömüren bu Batılı ülkeler, Türkiye’nin yaptığı gibi 4 milyon değil, 50’şer bin, 100’er bin sığınmacıyı bile barındırmış olsalar bu sıkıntı paylaşılmış olacak, onlara da ekonomik olarak yük getirmeyecek. Türkiye’ye gelip görüşmeler yaparak, bu bölgede olup biten gelişmelerden, Türkiye’nin şehit vermek pahasına yürüttüğü bu askeri harekâtın oluşturduğu imkânlardan yararlanmak isteyen Avrupalılar, yani Merkel, Macron ve Boris Johnson, bize geldiklerinde, bu işten biz nasıl yararlanırız’ı soracaklar, başka hiçbir sorgulama yapmayacaklar. Eğer bir kaynak varsa, bu ne olursa olsun, maddi-manevi, var olan kaynakları sömürme mantığıyla hareket ediyorlar. En azından şunu rahatça söyleyebiliriz: Burada var olan sığınmacı durumundaki insanların kendi ülkelerine doğru yönelmeleri halinde bir maddi külfet altına gireceklerini biliyorlar ve bundan kaçınmak için, bütün yükü bizim sırtımıza atacak olan birtakım tedbirleri, üstelik de parasını vermeden, maddi bedelini karşılamadan uygulamanın yoluna bakıyorlar.
Şu an Rusya’nın yaklaşımı biraz sıcak gibi duruyor, ama aynı zamanda durduğu yer de belli. Yani gruplara karşı net bir söylemi var. Hatta “Direnç göstermeyin, Türk Ordusu üzerinizden silindir gibi geçer.” de diyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Uluslararası siyasette duygusallığa yer yoktur, çıkarlar işbaşındadır. Rusya da kendi siyasal çıkarları böyle gerekli kıldığı için bizimle yakın ve dostane hareket ediyor. ABD karşısında Rusya kendi başına etkisiz kalacağı için bizimle yakın ilişkiler içerisinde bölgede siyasal çıkarlarını gerçekleştirme çabası içerisinde.
Burada olan şey nedir, gelecekte muhtemel gelişmeler nelerdir? Özellikle Tel Abyad ve Resulayn arasında kalan 120 kilometrelik bölgede, Türkiye giriştiği harekâtta başarılı oldu ve bu bölgeyi kontrol ediyor. Bunun dışında kalan, yani Fırat’ın doğusunda, Irak sınırına kadar olan bölgede yaklaşık 300 kilometrenin üzerinde iki ayrı bölge var. Bu bölgelerden bir tanesi Ayn el Arap denilen, Münbiç’ten başlayan, Fırat’tan Tel Abyad’a kadar olan bölge. İkincisi ise Resulayn’dan başlayan ve Irak sınırına kadar olan, Kamışlı’yı da içerisine alan bir diğer geniş bölge. Bu iki bölgede Rusya’nın Türkiye’ye koyduğu tavır şu: “Sizin uluslararası hukuka göre Adana Mutabakatı denilen bir hakkınız var.” diyor Putin Türkiye’ye.
Hatırlatmayı da onlar yapmışlardı zaten.
Evet, çok doğru. Ama onu da belli bir kast-ı mahsusayla yapıyorlar. “Bu 10 kilometre kayıtsız şartsız sizin kontrolünüzde olsun.” diyor Rusya. “Ancak, siz bölgede…” Trump’ın Türkiye’ye vaat ettiği 20 millik bir coğrafyadan bahsediyoruz ya, bu 20 mil derinlik 30 kilometre yapıyor ortalama. “Kalan diğer 20 kilometrelik derinliği ise ben rejimle birlikte kontrol edeceğim ve size söz veriyorum, burada tam anlamıyla YPG/PKK’lıları bu bölgeden çıkartacağım.” diyor Rusya. Şimdi, son durumumuz bu, önce bunu anlayalım. Yani Türkiye’nin Suriye sınırları içerisinde 10 kilometrede Rusya’yla birlikte devriye yapması söz konusu, kalan diğer bölgelerde ise rejimin hâkim olup, Rusya üzerinden rejimin hâkim olup, buralarda YPG/PKK’lıların barınmasının engellenmesi söz konusu.
Gelecekle ilgili, Rusya’nın bölgedeki varlığı için şunu söyleyebiliriz: Rusya, biliyorsunuz, bu bölgeye geldiğinde, Akdeniz kıyısında, Lazkiye’de kendisine Tartus denilen bir askeri deniz limanı oluşturdu. Arkasından bu deniz limanını korumak için Hmeymim’de bir askeri havaalanı, üs elde etti ve buraya S400’lerini ve savaş uçaklarını yerleştirdi. Netice itibarıyla Rusya Suriye’ye yerleşti.
Gelecekte ne bekliyoruz? Suriye’nin geleceğinde, Cenevre’de başlayacak olan barış görüşmelerinde masada Rusya olacak, ABD olacak, elbette Türkiye olacak, İran da olacak. Avrupalılar da kenardan, buradan pay kapma kavgasıyla, gelecekteki Suriye’yi oluşturma kavgasıyla yer alacaklar. Burada Suriye Milli Ordusu da yer alacak, hiç şüpheniz olmasın. Bugün neredeyse sayısı 110 bine ulaşmış olan Suriye Milli Ordusu Türk Silahlı Kuvvetleriyle birlikte askeri harekâtlara katılıyor ve masada Suriye Milli Ordusu da yerini alacak.
Geleceğin Suriye’si nasıl olur meselesine gelince; iç savaşın çıktığı ilk günden beri ABD ile Rusya arasında aslında geleceğin Suriye’si nasıl olacak diye bir antlaşma var. Bu antlaşmayı hiç bozmadılar. Yarınlarda yapmak istedikleri şeye gelince; İsrail’in güvenlik ve tehdit algılamasına zarar vermeyecek, bölgede Batı çıkarlarına zarar vermeyecek yeni bir Suriye yapmaya çalışıyorlar. ABD ile Rusya bunu birlikte yapacaklar. Burada yapacakları diğer husus nedir; belki yavaş bir geçişle, zaman içerisinde Esad’ı uzaklaştıracaklar. Ama Suriye’nin, muhalifleri de içerisine alan, Baasçı karakterini muhafaza eden bir yeni yapı oluşturmasını sağlamaya çalışıyorlar. Tabii, Suriye’nin yeniden yapılandırılması demek, yüz milyarlarca dolar yine bölgeden para çıkması demek, yine bunu Suriye halkının ödemesi demek. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlıyoruz diyerekten burada bulunacak olanlar, buradan, pastadan daha fazla pay kapma çabasıyla bölgede hareket etmeye devam edecekler. Ama askeri ve stratejik olarak Rusya buradaki ağırlıklı yerini gelecekte muhafaza edecek.
Bir taraftan da, 10 kilometre değil, ama 30 kilometre üzerinden düşünüldüğünde, bölgede değişik ülkelerin birbirleriyle yaptıkları antlaşmalarla pekiştirilen birden fazla enerji koridoru hattı var. Aynı zamanda Rusya’nın Lazkiye’de yaptığı yapılanmadan da bahsettiniz. Orada Levanten bölgesi de var. Türkiye’nin derinleşmeye çalıştığı o alan ciddi bir enerji koridorunu da ifade ediyor, petrol bölgeleri de dâhil. Artı yeni enerji yolları var. Buradaki çıkar çatışması Cenevre’de yapılacak görüşmelerle çözülebilir mi?
Öncelikle, şunu bilelim: Petrolün üstünde Amerika oturuyor. Özellikle Deyrizor bölgesinde birkaç tane petrol kuyusu var. Sadece petrol de değil, bu coğrafya Suriye’nin var olan gayrisafi milli hâsılasına çok ciddi tesir edebilecek kaynaklara sahip. Petrol ve benzeri enerji kaynakları olduğu gibi, aynı zamanda ekilip biçilebilen araziler bakımından da önemli bir kaynak.
Genel geçer, dünya çapında bir kural var: Enerjinin kendisini ve enerjinin nakil yollarını kontrol eden, dünyayı kontrol eder. Burada var olan enerji kaynaklarını, ABD, kendi ihtiyacı olduğu için değil, başkaları bu kaynakları kontrol ederek büyüyüp güçlenmesin diye elinin altında tutuyor. Bunu da özellikle YPG/PKK’lıların kullanmasını istiyor. Onların üzerinden kendi dolaylı çıkarları var.
Ancak, burada bir diğer hadise de şu: Doğu Akdeniz’de de çok büyük enerji kaynakları var olduğu söyleniyor. Biz de burada gemi yüzdürüyoruz, hatta buraya savaş gemilerimizi gönderdik.
Dolayısıyla, bu, enerjinin ve enerjinin nakil yollarının kontrolü çabasından oluşan bir gelişmedir. Burada enerjiyi ve enerjinin nakil yollarını kontrol eden, bölgeyi kontrol eder, bu bölgeyi kontrol eden de dünyayı kontrol eder diye bir önermede bulunabiliriz.
Burada, özellikle Cenevre’deki barış görüşmelerinden sonra, Suriye, toprak bütünlüğü olan tek bir ülke olarak geriye kalırsa, takınacağı siyasal tavırdan hangi ülkeler yararlanabilecek siyasal avantajları elde ettilerse onlar da buranın enerjisinden ve kıymetlerinden yararlanacak demektir.
Bir de çok uzaklardan bir ses de Çin’den geldi mesela, o da düşüncesini söyledi. Çin küresel anlamda ciddi bir güç. Çin oradan diyor ki, “Türkiye oradan çıksın, eski yerine, hattına dönsün.” Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çinliler gerçekten ekonomik bir gelişme içerisinde uzun yıllar boyunca dünya siyaset sahnesinde rol almaya çalıştılar. Ama Çin bir dünya devi falan değil. Bu mesele ekonomiden ibaret değil. Çünkü ABD ve Rusya gibi gerçekten asıl değerlendirmemiz gereken konu olan silah endüstrisi bakımından Çinliler son derece geri. Bunu pek kabul etmek istemiyorlar; ama 1 milyar 300 milyon nüfuslu Çin, ekonomik olarak şöyle ya da böyle olabilir, ama ABD’yle kabil-i kıyas bir ülke değil. Ancak, dünya siyasetinde rol kapma çabasında. Aynı zamanda Çin’in çok büyük korkuları var. Çin, yüzlerce etnisiteden oluşan bir ülke, son derece kırılgan bir ülke. Özellikle Doğu Türkistan’da olup biteni dünyadan saklamak için Türkiye’yi baskı altına almaya çabalayan bir Çin var. Binlerce kilometre uzaktaki Çin, gelip de Suriye’de olup bitenle ilgili kendisi bir çıkar ve pay sahibi olma çabası içerisinde konuşuyorsa, yegâne sebebi kendi kırılganlıklarıdır, yegâne sebebi Güneybatı Asya coğrafyasından çıkan petrole olan bağımlılıklarıdır. Enerji açlığı içerisindeki Çin, kendi siyasal çıkarları ve ekonomik çıkarlarından dolayı Türkiye’ye, “Türkiye şuraya girsin, buraya çıksın…” diyebilecek bir ülke de değildir.
Eskatolojik metinler, ahir zaman senaryoları gibi düşünceler var. Amerika’da Evanjelistler, Armageddon gibi projeler, İsrail’in hiç vazgeçmediği Arz-ı Mevud meselesi tam da bu çekişmelerin, savaş senaryolarının olduğu yerleri öne çıkartıyor. İnsanların kaderi var, dünyanın da bir kaderi var, ilahi bir murat da var, İsrail’in durduğu bir yer de var, İslam kültüründe ona verilen not da belli. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Evet, burası semavi dinlerin doğuş noktası. Ama İslam dünyasının içerisinde bulunduğu durum da belli. Bir siyasal birlik olmadan, kendi içinde dayanışması olmadan, tutarlı hareket etmeden, büyük ve güçlü bir İslam dünyasından söz etmemiz mümkün değil. İslam dünyası bölük pörçük, parça parça.
Keza ABD nasıl hareket ediyor, Evanjelistlerin siyasal çabaları nasıl gerçekleşiyor, bunu her gün görüyoruz.
Keza İsrail, kökünü Tevrat metinlerinden alan bir din devletidir; bu Tevrat metinleri de tahrif edilmiş metinler olmasına rağmen, bu bölgede ciddi bir iddia ve ısrar içerisinde.
Biz manevi âlemde var olan şeylerin hepsine işaret edeceğiz. Ama bütün bunlar nasıl gerçekleşiyor? Savaşlar yoluyla gerçekleşiyor. Yani dünyada elde ettiğiniz büyüklük ve güç kılıç hakkıyla oluyor, başka türlü yürümüyor.
Neticede, manevi birtakım söylemler üzerinden hareket ettiğinizde, öncelikle birlik içerisinde olmanız lazım, sonra güçlü olmanız lazım, ondan sonra da arkasından maneviyatın kendiliğinden geldiğini göreceksiniz zaten.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.