Ana sayfa - Son Sayı - Babanın Yerini Anne Doldurabilir mi? / Pedagog Ali Çankırılı

Babanın Yerini Anne Doldurabilir mi? / Pedagog Ali Çankırılı

Baba, çocuğu doğduğu andan itibaren, hatta daha çocuk anne karnında iken ona ilgi duymalı, sevgi ve şefkat göstermelidir. Hamilelik aylarında da, çocuğun doğumunu izleyen yıllarda da, annenin, baba desteğine ihtiyacı vardır. Çocuğunun bakım ve eğitim işini eşiyle paylaşan bir anne huzurlu ve mutlu olur, çocuğuna sevgi ve güven duygularını aşılamada daha başarılı olur. Araştırma bulgularına göre çocuğuna aşırı koruyucu veya reddedici davranan, aşırı derecede otoriter veya ilgisiz olan anneler, eşleri tarafından desteklenmeyen ve takdir görmeyen, eşleri ile iyi bir iletişim kuramamış olan kadınlardır. O halde babanın rolü, çocuğun gelişiminden sorumlu tutulan annenin yaşamında da, küçümsenmeyecek kadar önemlidir.

Baba, çocuğunu dokuz ay taşımadığı ve emzirmediği için, çocuğun ilk yıllarında, kendini anneden daha az gerekli zanneder. Oysa çocuk dünyaya geldiği andan itibaren baba sevgisine ve ilgisine ihtiyaç duyar. Çocuk babasının kucağında kendisini güven içinde hisseder. Çoğu zaman, babasını akşamdan akşama gören çocuk, onun eve dönmesini heyecanla bekler, onunla oynamak ve konuşmak ister. Çocuğunun bu isteğine cevap veren, yorgunluğuna rağmen ona zaman ayıran babalar azınlıktadır. Babaların büyük bir kısmı, iş dönüşü evde gürültü istemez, çocuğu ile ilgilenmektense, dinlenmeyi, gazete okumayı veya televizyon izlemeyi tercih eder. Özellikle bizim toplumumuzda babalar akşam haberlerini izlerken rahatsız edilmek istemezler, o saatte çocukların yatmış olmalarını arzu ederler. Babaların bu yaklaşımı, bütün gün yaptıklarını anlatmak için, akşam babasını sabırsızlıkla bekleyen çocuğu mutsuz eder. Babasından beklediği yakınlığı göremeyen çocuk, hayal kırıklığına uğrar, baba-çocuk ilişkileri daha ilk yıllarda zedelenmiş olur.

Çocuğun gözünde baba, dış dünyanın simgesidir. Çünkü bütün gününü evin dışında geçiren, dış dünya ile devamlı temas halinde olan, dış dünyanın bütün güzellik ve çirkinliklerini çocuğa tanıtan babadır. Çocuğun ve annesinin dışındaki dünyada geçerli olan kuralları, hak ve sorumlulukları öğreten, ona saygı, itaat ve otorite kavramlarını kazandıran babadır. Çocuğun gelecek yıllarda yakın ve uzak çevresi ile kuracağı ilişkilerde, babası ile kurduğu ilk ilişkilerin etkisi olacaktır. Çocuğun dış dünyada başarılı ve güvenli olabilmesi için, çocuk kendisini, babasının yanında huzur ve güven içinde hissetmeli, babasından çekinse de ondan korkmamalıdır, çünkü insan korktuğu bir modele yaklaşamaz, onunla iletişim kuramaz.

Baba çocuk için dış dünyayı simgeleyen bir imaj olmanın yanı sıra güç, kuvvet ve kudret simgesidir. Özellikle annenin çalışmadığı ailelerde, ailenin refah ve huzurunu sağlayan, evin tüm ihtiyaçlarını karşılayan babadır. Baba otoritesinin egemen olduğu ailelerde de baba, her alanda bilgi sahibi olan, her konuda görüşü sorulan, her an danışılan, onayı alınmadan hiçbir iş yapılmayan kişidir. Herkes her şeyi babaya danışır, ama baba kimseye danışmak ihtiyacını duymaz. Baba istediğini, istediği zaman yapabilen tek aile bireyidir. Çocuğun gözünde bu kadar güçlü olan baba, hayranlık duyulan ancak çekinilmesi gereken bir modeldir.

Babasını güçlü bulan, ona hayranlık duyan, aynı zamanda babasından sevgi ve ilgi gören çocuk, babasından ürkmez, baba otoritesini benimser, babanın koyduğu kurallara uygun şekilde davranmayı öğrenir, kendi davranışlarını değerlendirmeyi başarır, kendini yargılamayı ve idare etmeyi öğrenir. Güçlü ve sevgi dolu bir baba, çocuk için güven kaynağıdır. Güçlü fakat itici bir baba, çocuk için endişe ve korku kaynağıdır. Babasını güçlü bulan ancak ondan şefkat görmediği için ona yaklaşmaktan korkan çocuk ise, ya babaya boyun eğer ya da kurallara ve baba otoritesine karşı gelir.

Çocuğun vicdanının oluşumunda ve değer yargıları edinmesinde etkili olan baba, çocuğun hayranlık duyduğu kadar, zaman zaman varlığından rahatsızlık duyduğu bir imajdır. İyi bir baba, çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılarken ona sevgi, şefkat ve ilgi gösterir; duygularında ölçülü, dengeli ve kararlı olmayı becerir. Bu baba fırsat buldukça çocuğuna zaman ayırır; çocuğu ile iyi bir iletişim kurmanın yollarını arar, çocuğunu tanıyarak yetenek ve ilgilerini keşfederek onu belli faaliyetlere yönlendirmeye çalışır; boş zamanlarında çocuğu ile oyun oynar, kitap okur, dertleşir, belli konuları tartışır, gezi programları yapar. İyi bir baba çocuğa evde belli haklar tanırken, belli sorumluluklar verir, evdeki bazı onarım çalışmalarında çocuğundan yardım alır, belli faaliyetleri çocuğu ile paylaşarak onu mutlu kılar. Çocuğunu mutlu kılan, baba çocuk ilişkilerini olumlu bir şekilde kurmada ve geliştirmede başarılı olan bir baba, çocuğu ile birlikte olmaktan mutluluk duyar.

Hiç kimse iyi baba olarak doğmaz. İyi baba olmak sabır, sevgi, araştırma ve bilgi işidir. Bir erkek için duygusal yönden alacağı hiçbir ödül, çocuklarının doğdukları andan, yaşamı kendi başlarına yüklenecekleri çağa kadar, onları gereğince yetiştirebilmek kadar doyurucu olamaz. Artık çocuğunun gelişiminde etkin bir rol almak isteyen babaya garip bir gözle bakıldığı devirler geride kalmıştır. Günümüzde babalar, çocuk bakımında da, eğitiminde de, en az anneler kadar başarılı olabileceklerini kanıtlamışlardır. O halde babalar çocukları dünyaya geldiği andan itibaren varlıklarını ve etkinliklerini onlara gösterebilmelidir.

Çocuğun beden ve ruh sağlığına sahip olabilmesi için bir anne, bir de baba modeline ihtiyacı vardır. Ne anne babanın yerini, ne de baba annenin yerini tutabilir. Her birinin cinsiyetlerine uygun olarak yerine getirmekle yükümlü olduğu görevler farklıdır. Çocuğuyla yakından ilgilenen bir baba, anne karnında iken başlayan ve doğum sonrasında devam eden anne çocuk ilişkisinin bağımlılığa ve öğretilmiş çaresizliğe dönüşmesini engeller. Çocuk iki ebeveynden sevgi, bakım ve ilgi görerek her ikisi ile sağlıklı bağlanma yaşamaktadır. Başka bir deyişle baba çocuğun hayatında yer almakla, annenin eteklerine yapışan bağımlı çocuk imajının oluşumunu engellemektedir.

Babanın hayatına katılması ile birlikte çocuk artık sadece anneden yani tek bir kişi tarafından besleneceğini ve korunacağını düşünüp ona yapışmayacak ve onu kaybetmekten aşırı kaygı duymayacaktır. Baba çocuğun hayatında sadece korkulan ve akşam gelince gün içinde yaptıklarından dolayı azar işiteceği bir figür olmamalı; çocuğun aile içinde ve dışında yaşadığı sıkıntıları paylaşabileceği, karşılaştığı sorunlarla ilgili korkmadan soru sorabileceği, yardımını ve desteğini şartsız hissettiği bir ebeveyn olması gerekir. Böyle bir baba çocuğun bağımsızlığını, özgüvenini ve sorumluluk alma cesaretini destekleyecektir. Sadece eleştiren, cezalandıran ve korkulan bir baba figürü, çocuğun babadan onay ve kabul görmeden büyümesine, babayı ulaşılamayacak kadar mükemmel ve uzak görmesine sebep olacaktır.

Ailelerin hatalı bir düşüncesi de çocukların bebeklik dönemindeyken baba ile ilişki kurma ihtiyacında olmadığı, ancak 3-4 yaş sonrasında ilişkinin başlaması gerektiği konusundadır. Oysa tüm yapılan araştırma sonuçları, bebeğin günlük bakımı yani alt değişimi, banyosu, doyurulması, oyun oynanması ve eğitimi ile babanın da ilgilenmesi durumunda, ileriye dönük ilişkilerin daha olumlu geliştiğini, hem anne hem de çocuk açısından daha besleyici olduğunu göstermektedir.

Babanın Rolünü Anne Üstlenirse

Geleneksel aile modelimizde nedense çocuk eğitimi ile çocuk bakımı aynı şey sayılır ve her ikisi de annenin görevleri arasında kabul edilir. Çocuk bakımı bir dereceye kadar belki annenin görevidir; ama çocuk eğitimi kesinlikle anne ve babanın ortak sorumluluğudur. Yukarıdaki örnekte baba eğitim görevinden kaçmaktadır. Büyük anne tarafından şımartılan çocuğun bütün yükü annenin omuzundadır. Çalışan bir annenin bu yükü uzun süre taşıması çok zordur.

Erkek çocuklar genellikle baba otoritesinden çekinmekte; dolayısıyla çocuğun sosyalleşmesinde ve kişilik kazanmasında baba daha etkin bir rol oynamaktadır. Baba sorumluluktan kaçtığı zaman, ister istemez bu rolü anne üstlenmektedir.

Bir öğretmen arkadaş anlatıyor: “Özel bir okulda çalışıyordum. Okulun açıldığı ilk günlerdi. Orta bir sınıfına yanında erkek çocuğu ile birlikte bir bayan girdi. Ders zili çalmıştı; ben de sınıftaydım. Önce beni görmediğini zannettim. Ön sıradan bir çocuğu kaldırdı. “Sen arka sıralarda bir yere otur çocuğum.” dedi. Sonra kendi oğluna döndü: “Otur bakayım arkadaşının kalktığı yere. Buradan kalkmayacaksın. Öğretmenini dikkatle dinleyeceksin. Anladın mı?” “Anladım anneciğim.” dedi çocuk titrek bir sesle. Şaşırıp kalmıştım. Öğretmenlik hayatım boyunca ilk defa böyle bir sahneyle karşılaşıyordum. Kadın belki beni görmedi, belki de öğrenci velisi zannetti ihtimaliyle: “Hanımefendi, ben bu sınıfın öğretmeniyim.” dedim. “Olabilir.” dedi kadın aynı umursamazlıkla. “Çocuğumun dikkati dağınıktır, arka sıralarda dersi takip edemez, onun için önde oturması gerekiyor. Ben bu okula para veriyorum, çocuğumu istediğim yere oturtabilirim.” dedi.

Doğru söylemek gerekirse hem şaşırmış hem de kızmıştım. Öğrencilerimin karşısında onurum kırılmıştı. “Özür dilerim, hanımefendi, bu sınıfın öğretmeniyim, benimle görüşmeden yaptığınız davranışı onaylamıyorum. Ayrıca çocuk adına karar vermekle kendisine olan güvenini kırıyorsunuz.” dedim.

“Siz kiminle konuştuğunuzun farkında değilsiniz galiba, benim kim olduğumu biliyor musunuz?” dedi kadın sesini yükselterek. “Hayır, bilmiyorum” dedim. “Kim olursanız olun, yine de bu davranışınızı onaylamıyorum ve çocuk psikolojisine uygun olmadığını söylüyorum. Lütfen çocukların önünde tartışmayalım, odama gidelim, iki medeni insan gibi baş başa konuşalım.” Kadın meydan okurcasına bana yol gösterdi: “Buyurun gidelim!” dedi.

Odama girince kadına yer gösterdim: “Ne içersiniz efendim?” dedim. Kadın hizmetliye emreder gibi: “Az şekerli bir Türk kahvesi, lütfen.” dedi.

Kadın erkek gibi; hiçbir şeyden çekindiği yok. Gayet rahat. Kahvesini içerken ben söze başladım: “Hanımefendi, ben yüksek lisansımı çocuk psikolojisi üzerine yaptım. Biraz önce arkadaşlarının önünde çocuğunuzun dikkatinin dağınık olduğunu söyleyerek ön sıraya oturtmanız onun onurunu incitmiş, özgüvenini kırmış olabilir. Belki de şu anda arkadaşları “ana kuzusu” diyerek onunla alay ediyorlardır.” Kadın birden bire yerinden fırladı: “Benim çocuğumla kimse alay edemez!” dedi.

Her şeyi göze alarak cesaretimi topladım: “Hanımefendi, eğer bilime saygınız varsa sözlerimi ciddiye alırsınız. Çocukların kendi yeteneklerinin farkına varmaları,karşılaştıkları sorunları kendi çabalarıyla çözmeleri için fırsat tanımak, biraz serbest bırakmak gerekir. Onlar adına sorumluluk alıp onlar adına karar verdiğinizde size bağımlı hale gelir, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenemezler. Anladığım kadarıyla çocuğunuzun eğitimiyle siz ilgilenmek zorunda kalıyorsunuz.”

Sözlerim kadını etkilemiş olmalı ki yumuşak bir ses tonuyla: “Evet, eşim çok çalışan biridir, gecesi gündüzü yoktur, çocuk eğitimi, ev işleri, alışveriş hep bana bakıyor. Üniversite mezunuyum, işletme okudum, ama psikoloji ayrı bir alan. Bu konuda da kendimi yetiştirmem gerekiyor.”

Annenin yumuşaması bana cesaret verdi: “Sizin yerinizde olsam oğlunuzun ön sıraya oturmasını kendisine bırakırdım. “Oğlum öğretmenine söyle, seni ön sıraya oturtsun.” derdim ve sebebini açıklardım. Ben sınıf öğretmenleriyim, odama gelip benimle görüşseydi gerekeni yapardım. Çocuğunuz da kendisini ifade edebildiği ve bir sorunu çözebildiği için özgüveni artardı.” Anne söylediklerimi düşünüyordu. “Haklısınız.” dedi. “Ben bilime saygı duyarım. Çocuğumla yakından ilgilenirseniz sevinirim. Sorunlarımız oldukça size danışırım, birlikte çözüm ararız.” Derin bir nefes aldım. Çocukların bir saati boş geçmişti, ama değmişti. “Sizinle tanışmamız tatsız başladı ama tatlı bitti, anlayışınız için teşekkür ederim.” dedim ve ayağa kalktım. “İzninizle sınıfa dönmek istiyorum, tekrar görüşmek dileğiyle sizi uğurlayayım.”

Anneyi uğurladıktan sonra sınıfa girdim. Sınıfa adımımı atar atmaz korktuğum sahneyle karşılaştım. Çocuk başını sıraya koymuş ağlıyordu. Anlaşılan çocuklar yapacaklarını yapmışlardı. “Çocuklar, arkadaşınızı siz mi üzdünüz?” dedim. Sınıf başkanı: “Hayır öğretmenim!” dedi. “Kendisi ağladı. Yemin ederim öğretmenim; biz bir şey söylemedik.” İçim rahatlamıştı. Artık gerisi kolaydı. “Teşekkür ederim çocuklar.” dedim. “Çok iyisiniz; sizinle gurur duyuyorum. Bütün sırlarımız bu sınıfta kalacak. Her türlü sorunu kendi aramızda konuşarak çözeceğiz.”

Arkadaşın hikâyesinden çıkaracağımız sonuç şu: Çocuk eğitiminde anne ve babanın üstlendikleri roller farklıdır. Çocuklar cinsiyetlerine uygun davranışları anne ve babayı izleyerek ve taklit ederek kazanırlar. Birinin sorumluluktan kaçması ve rolünü diğerine devretmesi halinde çocukta kişilik tam gelişmez. Alman protest filozof Nietzsche, bir arkadaşına yazdığı mektupta, “İsyancı kişiliğimde babasız bir evde büyümemin büyük rolü vardır.” der. Nietzsche’nin çocukluğu otoriter bir anne ve evde kalmış iki kız kardeş arasında geçmişti. İdeal bir baba modelini hiç göremedi.

Tarihi kanla yazan büyük diktatörlerin, onlarca kişiyi hiç acımadan öldüren seri katillerin ve mafya babalarının çocukluk yılları incelendiğinde sıcak bir aile yuvasından ve anne baba sevgisinden yoksun büyüdükleri ortaya çıkmaktadır. “Babasız çocuklar” derken babalı babasızları da kastediyoruz. Babası olduğu halde baba ilgisi, baba sevgisi ve baba disiplini alamayan çocuklar da bir anlamda babasız sayılır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.