Ana sayfa - Manşet - Ayna Evren / Dr. Mehmet Öztürk

Ayna Evren / Dr. Mehmet Öztürk

Son iki yüzyıl, maddeciliğin hüküm sürdüğü, pozitivist felsefenin egemenlik ve hegemonyasının özellikle bilim dünyasında belirleyici bir rol oynadığı karanlık bir dönemi ifade eder. Önceki yüzyıllarda da etkileri hissedilse de materyalizm ve pozitivizmin dominant niteliği bilhassa son iki yüzyılda karakterize olmuştur.
Aydın olabilmeniz yahut bilim insanı ya da entelektüel sayılabilmeniz için materyalist ya da pozitivist felsefeye bağlılığınız olmazsa olmaz koşul sayılmıştır.
Peki, nedir materyalist ya da pozitivist felsefe?
Derin analiz ve yorumlara girmeden ana hatlarıyla; evrende her şeyi madde ve türevlerinden ibaret sayan anlayıştır şeklinde tanımlayabiliriz bu felsefeyi. Madde asıldır, esastır, her şeydir. Aslolan fiziktir dolayısıyla metafizik yoktur, hâşâ Allah yoktur, ahiret yoktur, cennet cehennem yoktur, ruh yoktur vs. vs.
Böylesi bir anlayışın güdümüne giren “modern bilim” de maalesef bazı çevreler tarafından din haline getirilmiştir. “Ateist pozitivizm Allahsız bir bilim türetmiştir.”
Farklı yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi insan doğası gereği mutlak inanma ihtiyacı ile kodlandığı, fabrika ayarlarında var olan bu inanma ihtiyacı hiçbir zaman yok edilemediği için bastırılarak tersyüz edilmek suretiyle bilim din haline getirilmiştir. Bilim din olunca “tesadüf” de ilahları olmuştur.
Naturalizm, nihilizm, pozitivizm veya sosyal ya da siyasi yansımaları olan marksizm, komünizm ya da biyolojik tezahürleri olan darwinizm; hepsinin yaratılış bağlamındaki duruşlarında ortak payda hep tesadüf olmuştur, ne garip bir paradokstur ki tesadüf de literatürde yer alan bilimsel bir kavram değildir.
Nitekim evrim teorisinin epistemolojik sorgulamasını yapan bilim felsefecisi Karl Popper bu gerçekten hareketle “evrim teorisi bilimsel bir teori olmayıp metafizik bir araştırma programıdır” ifadesini kullanmıştır. Ayrıca çağımızdaki kuantum mekaniği, akıllı tasarım-intelligent design çalışmaları, holografik evren modelleri, DNA’nın keşfi vs. gibi gelişmeler de materyalist ve pozitivist anlayışa vurulmuş önemli darbelerdir. Özellikle son dönemlerde kuantum fiziğinde kaydedilen önemli yaklaşım ve keşifler maddeci anlayışa ölümcül darbeler vurmuştur. Evrendeki her şeyi madde ve türevlerinden ibadet sayan anlayıştan bugün gelinen noktadaki madde tanımı şudur: “Madde öyle bir şeydir ki maddeden yapılmamıştır.”
Bu tanım gerçekten de çok önemli sonuçları özünde barındıran bir tanımlama olmuştur. Bu tarif klasik bilim paradigmasını kökünden sarsmıştır.
Klasik bilim paradigmasında; sizin bir olguya bilimsel diyebilmeniz için o olgunun sahip olması gereken asgari koşullar vardır. Bir şeyin bilimsel sayılabilmesi için o şeyin determinist olması gerekir. Tekrarlandığında aynı sonuçları almanız icab eder yani kozalite prensibi vardır, illiyet esastır, aynı zamanda ampirik olmak gerekir, gözleme, deneye dayalı olmak söz konusudur. Yine siz bir şeye bilimsel diyebilmeniz için aynı zamanda bilginin “yanlışlanabilir” nitelikte olması da aranan kriterler arasındadır.
Yukarıda saydığımız hususlar atom üstü âlem için geçerli bilimsel kıstaslardır.
Atom baz alındığında evren; atom altı ve atom üstü âlem olmak üzere iki farklı boyutta ele alınır ve değerlendirilir. Atom altı âleme mikro kozmos, atom üstü âleme de makro kozmos adı da verilmektedir.
İfade ettiğimiz gibi determinizm, üniversalizm gözlem, deney vs. kriterler makro kozmos dediğimiz âlemde geçerli ilkelerdir. Ne var ki atom altı âleme indiğinizde bu kriterler geçerliliğini yitirmekte farklı özellik ve nitelikler devreye girmektedir. Çünkü atom altı âleme indiğinizde orada determinizm yoktur indeterminizm vardır yani her zaman aynı sonuçları alamazsınız. Parçacıklar noktasal mı hareket edecek yoksa dalgasal mı hareket edecek önceden kestiremezsiniz. Aynı şekilde mikro kosmozda yani atom altı âlemde gözlem de yapamazsınız yani klasik bilim paradigması atom altı boyutta geçerliliğini yitirir ama temel enstrüman aynıdır yani maddedir. Kısacası madde atom üstü evrende farklı çalışır, atom altı âlemde farklı türde çalışır.
Bu durum klasik bilim yaklaşımlarını ve tanımlamalarını kökten sarsmıştır. Bilim artık kendini farklı tanımlamak zorundadır.
Madde nedir? İlk madde nedir? Ya da ilk maddeyi oluşturan temel birim nedir? Maddenin aslı arkhesi nedir türü sorular kuantum fiziğinin, 11 boyutlu uzay zaman geometrisinin hatta Cern deneylerinin yanıtını aradığı temel sorulardır. Bunlar ilk dönem filozoflarından Einstein’e, yakın zamanda ölen Stefan Hawking’e kadar birçok dehanın da epeyce kafa konforunu bozan hususlardır.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) “Ya Rabbi eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster.” buyuruyor. Her şey dönüp dolaşıp varlığın özü, eşyanın hakikati noktasında düğümleniyor.
En son bilimsel bulgular; evrenin özünün kuantsal yapıdan oluşan ve holografik özellik gösteren bir bütünsellik olduğunu ortaya koyuyor. Atom altı parçacıklar birbirleriyle ilişki içerisindedirler yani varlığın tümünde olan özellik varlığın her zerresinde de mevcut bulunmaktadır. Her şeyin her şeyle bağlılığı ya da bir başka ifadeyle “bir’in herde her’in bir’de olması” evrenin tümüyle parçaları arasında bir birliğin varlığını ortaya koymaktadır.
Evrenin aslını oluşturan söz konusu bu “birlik” anlayışı ile İslam’ın özünü oluşturan “tevhid” anlayışının en son bilimsel bulgular ve gelişmeler ışığında aynı ortak paydada buluştukları anlaşılıyor. Bu bağlamda evrende varolan; bütünsellik arz eden söz konusu bu kuantsal yapı ve holografik özelliği; İslam’ın tevhid akidesinin bilimsel bir izahı gibi de okumak mümkün gözükmektedir.
Atom taneciklerinin bir anda birden çok yerde bulunabilmesi ya da kuantumun süperpozisyon karakteri ile Tasavvuftaki “tayyi zaman tayyi mekân” olgusunu kavramak ve anlamak çok daha kolay hale gelmektedir.
Her zaman vurguladığımız gibi önemine binaen yine vurgulayalım: Nobel tıp ödülü sahibi Roger Sperry: “Bilimin kendisi materyalizm ile çatışır, bilim din ile neden çatışsın ki? Esasen bu din bilimle çatışır şartlanması; materyalist felsefenin bilim olarak kabul edildiği zamanlardan kalmadır.” diyor.
Materyalist anlayışın temelinde var olan “Her şey maddedir, madde asıldır, kadimdir, ezelidir…” anlayışı artık geçerliliğini yitirmiştir. Termodinamik-2 yasası, entropi kanunu da bu felsefeyi çürütmüştür.
Bugün gelinen noktada maddeye ve evrene bakış çok daha farklı boyutlar kazanmıştır. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi en son bilimsel bulguların; evrenin özünün kuantsal yapıdan oluşan holografik özellik gösteren bir bütünsellik olduğunu ortaya koymuş olması yine madde tanımı yapılırken “madde öyle bir şeydir ki maddeden yapılmamıştır” noktasına gelinmiş olması, aslında İslam’ın ontolojik varlık anlayışıyla söz konusu bu yeni bilimsel yaklaşımın örtüştüğünü ortaya koymaktadır. Çünkü İslam’a göre varlık kadim olmayıp sonradan yaratılmıştır yine varlık mutlak olmayıp izafidir. İslami terminoloji ile ifade edecek olursak varlık âlemi; Allah’ın zat, sıfat, esma ve şeen tecellilerinin yansıma görüntülerinden ibarettir. Tabiri diğer bir başka ifadeyle bu durum âlemlerin; Allah’ın esma ve sıfatlarının görüntülerine yani suretlerine ayna olması demektir.
Âlemler yani yaratılmış her şey yaratılmazdan önce suretler şeklinde ilmi ilahide mevcut idiler ki her bir varlığın bu haline “ayan-ı sabite” denilmektedir.
Söz konusu bu yansımaların ton ve renk değişiklikleri, varlık katmanlarının da boyut farklılıklarını oluşturmaktadır. Aynaların parlaklık ve keskinliği, varlık âleminin de çeşitliliğini ortaya koymaktadır.
Varlık katmanları arasında en keskin ve parlak ayna insandır. Cemadat denilen cansız varlıkların esma ve sıfat yansıtmaları ayinelik bakımından daha zayıftır. Çünkü cemadatın aynalık fonksiyonu parlaklıkları flu olduğu için o nispette tecelliler de zayıf olmaktadır. Hayvanlarda ise tecelliler biraz daha güçlüdür. İnsanda ise Allah’ın zat, sıfat, esma ve şeen tecellilerine mazhariyet en üst mertebededir. Çünkü insan Allah’ın eşref-i mahlûkatıdır. Bilhassa “insan-ı kâmil”de bu tecelli yansımaları en mükemmel halini alır. Çünkü bir hadis-i kudside yüce Allah: “Kulum kendine farz kıldığım şeylerden bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık kazanamaz. Kulum bana (farzlara ilaveten işlediği) nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim, kulumu sevince de adeta ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse onu mutlaka veririm, bana sığınırsa onu korurum.” buyuruyor. (Buhari, Rikak, 38)
Allah’ın bir kulun adeta gören gözü, duyan kulağı, tutan eli ve ayağı olması; zat, sıfat, esma ve şeen tecellilerinin doruk noktasıdır, zirve makamıdır.
Söz konusu bu büyük lütuf ve mazhariyetin nedeni kalp aynasının arıtılmış ve parlatılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü insan kalbi adeta âlemin merkezi konumundadır ve imanın mahallidir. Bir hadis-i kudsinin metni şöyledir: “Ben göklere ve yere sığmam fakat mümin kulumun kalbine sığarım.” (el-Acluni Keşfu’l-Hafa 2:165)
İnsan kalbi, zikirle fikirle öyle parlar, arınır, damıtılır, temizlenir ki ilahi hakikatlere en üst düzeyde aynalık kesbeder. Kalp aynası ne kadar net, berrak arı, duru olursa ilahi tecellilere mazhariyeti de o nispette yüksek olur.
İnsanoğlu adeta evrenin özeti konumunda muamma ve mualla bir varlıktır. İnsan adeta küçültülmüş bir evren, evren ise adeta büyütülmüş bir insan gibidir. Bu nedenle insanoğlu kıymetini bilmeli, Allah’ın esma ve sıfat tecellilerine mazhar olma konumunu en iyi bir şekilde değerlendirmelidir.
En çok yaşayanın 100 yılı pek de geçmeyen bir ömür sürebildiği ve bir daha da bu dünyaya geri dönme gibi bir lüksü bulunmadığına göre insanoğlu bu ayrıcalığını en üst düzeyde kullanmalı, maksimum maslahat ile bu dünyadan göçüp ayrılmalıdır.
Her insan Allah’ın bütün isimlerine mazhardır. Fakat nasıl ki her insanın parmak izi farklıdır aynen onun gibi insanların ruh yapısı, kabiliyetleri, aklı, zekâsı, yetenekleri de farklı farklıdır. Bu gerçekten hareketle her bir insanın esma ve sıfatlara tecelli olma mazhariyetleri de farklılıklar taşır.
O halde yapılması gereken şey “kalp aynası”nı olabildiğince parlatmak, ilahi tecellilere mazhar olabilecek hale getirmektir. Bunun da en kestirme yolu nefs tezkiyesi denilen “ego” terbiyesi ve kalp tasfiyesinden geçer.
İnsanoğlu; eşyayı, olayları, evreni ve en önemlisi de kendini iyi okuyabilmeli, bu dünyaya neden geldiğini, niçin yaşadığını, neden öldüğünü sağlıklı sorgulayabilmeli, söz konusu bu ontolojik yakıcı sorulara en doğru cevapları vererek en üst düzeyde akıl ve bilinç seviyesine ulaşarak Allah’ın esma ve sıfatlarına maksimum düzeyde aynalık yapabilecek bir konuma yükselmeyi başarabilmelidir.
Aksi her uğraş; büyük bir aldanış, beyhude bir arayıştır.
Aldananlardan olmamak için çarpıcı birkaç ayet meali ile yazdığımızı sonlandıralım:
“Ey imân edenler! Haberiniz olsun ki Allah’ın vaadi muhakkak haktır. Sakın bu dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın o aldatıcı şeytan sizi, Allah hakkında da aldatmasın.” (Fatır, 35/5)
“Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır. Gerçekten insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.” (Rum, 30/8)
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.“ (Ankebut, 29/64)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.