Aslını Sormayanlara Servis Edilmiş Kirli Enformasyon: Dedikodu / Psikoterapist Şeyda Betül Kılıç

Öncelikle dedikodunun tanımını yapar mısınız?

Dedikodu, diğer kişinin veya diğer kurumsal kişiliğin bilgisi dâhilinde olmayan özensiz ve yıkıcı bir paylaşımdır. Dedikodu, ne yazık ki toplumsal dezenformasyonun önünü açan kötü bir yapılanmadır. Dünya tarihi boyunca resmî olmayan, bilerek veya bilmeyerek kabul gören iletişim ağının adı dedikodu diyebiliriz. Yaşadıklarımızı, yaşamak istediklerimizi, sevdiklerimizi ve sevmediklerimizi, hislerimizi, korkularımızı hem kişisel hem de sosyal platformlarda paylaşmanın potansiyel riskine de dedikodu diyebiliriz. Dedikodu, yaygınlığı bakımından, kötü bilgiyi kolayca yayabilmesi bakımından sosyal bir zehirdir. Bu sosyal zehir her eve ve her kişinin konuşma şekline ne yazık ki sirayet etmiştir. Dedikodu kendi çapında bir medyadır aslında. Dedikodu medyası bilgiye ulaşmaya çalışan bir yapıya sahiptir ve bilgiye ulaşmaya çalışırken, dedikodu eden kişi soru sormaz, bilgiyi tanımak istemez, hiçbir şey okumaz, öğrenmez, görmez; yani dedikodu muhabiri insafsız ve bilgiye uzak bir muhabirdir.

Kimler daha çok dedikodu yapar? Ve neden yapar?

Dedikoduyu genellikle, eylemsellikten daha uzak, hem bedensel hem de zihinsel aktiviteleri körelmiş, genel olarak sığ bir zihin yapısına sahip kişiler daha fazla yapıyorlar. Toplum içerisinde, kurumsal yapılarda da çok sık karşılaştığımız bir durum. Aslına bakarsanız, toplumsal manada düşünüldüğünde, kurumların içinde de aile içinde de yaygınlığı bakımından değerlendirildiğinde, çok da fazla ayrım yapamıyoruz. Yani üniversite mezunu bir kişinin dedikodu yapabilme potansiyeliyle hiçbir eğitim almamış kişinin dedikodu yapabilme potansiyeli arasında belirgin bir farklılık gözlenmiyor. Toplumsal hayatta yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, dinlediklerimizi paylaşarak sosyalleşiyoruz tabii ki. Komşularımızla, arkadaşlarımızla, iş arkadaşlarımızla, eşimizle, çocuklarımızla her türlü bilgi paylaşımıyla sosyalleşmiş oluyoruz; fakat sosyalleşirken, dedikodu gibi olumsuz bir yapıdan destek alarak ilginç kulislere olanak sağlıyoruz. Kulis seven, arkadan konuşmaktan hoşnutluk duyan kişiler genellikle dedikoduyu daha fazla tercih eder durumdalar.

İletişim ihtiyacı da dedikodu seven kişilere bir zemin oluşturabiliyor. Hiçbir şekilde olumlu iletişim geliştiremeyen kişiler; A kişisi, B kişisi, A kurumu, B kurumu adına bilgisizce yorumlar yaparak, tahminler yürüterek bir bilgi varmış gibi, sanki öne sürdüğü, iddia ettiği bilgi gerçekmiş gibi bir algı oluşturabiliyor. Bazı insanlar her türlü özel bilginin umuma açık paylaşımından ilginç bir tat alabiliyorlar. Aslında dedikoduyu taşıyan, taşıyıcılığını yapan kişiler, “Bu bilgiye ben sahibim ve bu sahip olduğum bilgiyi ben edindim. Bu bilgiye, bu fikre ben ulaştım.” bencilliğiyle temelde egonun tatminiyle ilişkilendirebileceğimiz bir yapıya sahipler. Özel hayatın deşifresinin tabii ki paylaşmayla çok yakın olduğunu biliyoruz. Herhangi iki kişi veya kurum içerisinde herhangi iki personelin paylaşımının herkes tarafından bilinirliğinin arttırılması, diyelim ki kurum içerisinde hoşa gitmeyen bir problemin patrona, yani işi çözebilecek mekanizmaya değil de işçiler arasında yaygınlaştırılması aslında işlevsiz, problem çözmek noktasında son derece basit, amaçsız bir durumdur; ama dedikodu seven kişi bu bilgiyi dolaştırmaktan ilginç bir tat alabilir, bu bilginin hukuksuz yaygınlaştırılmasından keyif alan kişidir.

Özel hayatın deşifresi dediğimiz konu, dedikodu etmeyi seven kişinin de tat aldığı konulardan biri. Yani komşunuzun özel hayatında yolunda gitmeyen bazı problemlerin çokça paylaşılması, anlatılması, deşifre edilmesi insan hakları bağlamında da son derece hukuksuz bir durumdur. Dedikodu kendi içinde bir salgın virüs olduğundan, dedikodu eden kişi bir sonraki kişiye dedikodu etme alışkanlığını taşır ve bulaştırır. Bu bağlamda, bir kişinin toplum içerisinde dedikodu ediyor olması diğer kişilerin dedikoduya ortaklık etmesiyle birlikte virüsün bulaşıcılığını arttırma potansiyeline erişmiş olur. Bir insan neden dedikodu yapar? Bir insan bilgi paylaşımı için dedikodu yapmayı tercih ediyor, diğer bir insan deşifre sevdiği için ve bu deşifre bilgisinin kendisine ait olduğunu vurgulamak, bunu bir güç gibi kullanmak için dedikodu ediyor. Bir, paylaşmak için; iki, deşifre için; üç, sosyalleşmek için; dört, iletişim ihtiyacı için dedikodu edilmiş oluyor.

Dedikodu yapmanın altında yatan psikolojik sebepler nelerdir? Hangi duygular kişiyi dedikodu yapmaya iter?

Bu insanlardaki psikolojik altyapı, kendine daha az güvenli, yetersizlikleri olan, başkalarının problemleriyle kendi seslerini duyurmaya ihtiyaç hisseden, konuşacak ve yapılacak şeyleri az olan kişiler olduklarını biliyoruz. İşi gücü olmayanların dedikodu ettiğiyle ilgili toplumsal bir gerçeklik vardır, ama şöyle de diyebiliriz: İşi gücü olmayanlar mı dedikodu ediyor ya da dedikodu edenlerin mi işi gücü yok? Bu ikisi henüz tam olarak cevabı verilmiş sorular değildir. Aslı astarı unutulurken, asıl mesele paylaşım oluşturmak, sohbetin konusunun uzaklardan seçilmesi gibi konulardır. Sohbet ederken konu, sohbet edenlerin kendi öznel meseleleri olursa, iki tarafa da sorumluluklar düşecektir. Dolayısıyla da bizi ilgilendirmeyene merakımız bundan. Yani bizi ilgilendirmeyenle uğraştığımızda, kendi sorumluluklarımızdan kurtulduğumuzu düşünüyoruz. Başkasının problemleri ya da başkasının gerçekleri yahut başkasının gerçeği olduğunu zannettiğimiz, düşündüğümüz olayları alıp gündemimizin en üst sırasına oturtup bunları konuşuyoruz; çünkü kendi sorumluluklarımızın gündeme gelmesinden korkuyoruz. Bu bağlamda, dedikodu eden kişinin en önemli psikolojik problemi, kendi yaşamının içerisindeki problemlere yakından bakma cesaretinin olmayışıdır ve sorumluluk algısının düşük oluşudur. Hiç bilmediğimiz bir hayatın hiç bilmediğimiz bir karesinin hiç ilgisiz bir şahidi olarak, hatta daha da ileri gidip o kişiyi yargılayan hâkim olmak çok daha keyif verici olmaktadır.

Dedikoduyla ilgili bu tür insanlardaki problemin, az önce vurgu yaptığımız gibi, sorumluluk algısındaki zafiyet olduğunu biliyoruz; ama temelde, bilgi veren olmanın güçlülüğü konusunda şemaları var bu kişilerin. Yani “Ben bilgi taşıyorum size, şuradan şu kişinin özel bilgisini getirdim. Bakın, ben ne kadar işe yarıyorum.” diye bir algıya sahipler. İşin daha ilginç tarafı, dedikoduyu taşıyan, getiren, servis eden sözüm ona muhabirler, yani dedikodu muhabirleri ne yazık ki toplumda alkışlanan kişilerdir; yani bilgiyi nereden getirdiği sorulmaz, bilgiyi neden getirdiği sorulmaz, bilginin kaynağı sorulmaz, bilginin kanıtları sorulmaz. Dedikodu enformasyonu, yani dezenformasyonu ne yazık ki toplumda bu nedenle çok iyi desteklenen ve önü açık bir problemli haberleşme yöntemidir. En eski haberleşme yöntemi, en eski medya dedikodudur.

Dedikodunun artmasında sosyal medyanın etkisinden bahsedebilir misiniz?

Az önce “Dedikodu edenlerin işi gücü yok, yahut da işi gücü olmayanların dedikodu edecek vakti var.” demiştik. Eğer ki sosyal medyayı işinizin bir parçası olarak kullanmıyorsanız, sosyal medyanın fazla ve abartılı kullanımı elbette ki her türlü dedikoduya çok daha mekân, ortam, zemin hazırlamaktadır. Aslını bilmediğimiz konuları çokça okuyoruz, hiç ilgimizin olmadığı kişilerin özel hayatlarıyla belki günlerce zihinsel bir yorgunluk yaşıyoruz. Daha da ileri gidip, o kişileri yargılayan, o kişilerin hayatlarıyla ilgili yorumlarımızı her yere not eden, düşen kişilere dönüyoruz. Sosyal medya bize hem hiç bilmediğimiz insanlarla ilgili dedikodu için olanak tanıyor; hem de bildiğimiz, tanıdığımız, ama aslen az görüştüğümüz akrabalarımız, arkadaşlarımız hakkında da özellikle Whatsapp grupları yöntemiyle çokça konuşulmasına ortam hazırlamış oluyoruz. Herkes herkesin arkasından çok kolay yargılarını söyleyebiliyor.

Dedikodunun artmasında sosyal medyanın etkisi bu bağlamda çok belirgin. Yani sanal sohbetler aracılığıyla birbirimiz hakkında çokça atıp tutma, bilip bilmeden konuşma ve yargılarımızı, yorumlarımızı birbirimize aksettirme imkânına ne yazık ki sahibiz.

Dedikodu severlerin de birbirini kolayca çekebildiği platformlar var sosyal medyada. Whatsapp grupları bunların başında geliyor. Aynı şekilde, Facebook, Messenger yoluyla konuşmalar, Instagram mesajları yoluyla konuşmalar; yani kendisinden ve bilgisinden emin olmadığımız bir kaynağı sıkça birbirimize servis ediyoruz ve servis ederken, bilginin nelere yol açabileceğiyle ilgili sorumluluk almıyoruz. Ve o kişi bu söylentilere ve kendi yargılarına çanak tuttuğumuzu fark edecek ve bilgi servisine devam edecektir.

Özellikle çocuklar için ailelere bu konudaki tavsiyeleriniz nelerdir?

Bir aile, çocuğunun meraklı olduğunu, kulak kabarttığını, bilgi toplamaya elverişli olduğunu fark ederse, çocuğunun bu meylini, bu özelliğini olumluya dönüştürmeli ve çocuğuyla birlikte yeni yerler keşfetmeye, yeni bilgiler edinmeye, farklı alanlarda farklı yollarla yeni şeyler tanımaya yardım etmelidir. En önemli ve tedavi edici etken seyahattir. Çocuğunuzla minik seyahatler yaparsanız, çocuğun merakını, bilgi toplama hevesini doğru yönlendirmiş olursunuz. Fotoğraf çeken, yazı yazan, gören, dokunan, bilgiyi direkt alan çocuk, kanıtı ve ispatıyla bilgiyi direkt öğrenen çocuk asılsız iddiaların peşinde koşmayacak, kişilerin özel hayatlarıyla ilgili manipülatif bilgilerden beslenmek ihtiyacı hissetmeyecektir.

Dedikodu, aslında kendi çapında bir eğlence türüdür. Adrenalini yükseltir, keyif verir ve bağımlılık yapar. Bu noktada biz çocuklarımıza keyif alabilecekleri alanları, meraklarını yatıştırabilecekleri ve meraklarını celbedebilecek alanları arttırırsak, çocukların gereksiz yere saçma ve tutarsız alanlara yönelmelerini engellemiş oluruz. Çocuklarımızın merakını doğru yerlere kanalize etmeliyiz. Daha önemli bir diğer konu ise, çocukların yahut gençlerin yanında herhangi A ya da B kişisini veyahut da kurumları veyahut da oluşumları, olayları dedikodu mahiyetinde konuşmamalıyız. En önemli durum budur. Dedikodu eden bir annenin çocuğu da dedikodu eder. Bunu genetikle açıklamak çok tutarsız olacaktır; bunu öğrenmeyle açıklamak daha doğrudur. Çocuk, herhangi bir kişi hakkında tutarsız ve aslı olmayan bilginin üzerine de kişisel yargıların eklenmesiyle birlikte renklendiğini görecek ve bundan çekinmeyen anneyi fotoğraflayacaktır. Bundan çekinmeyen anne, yani dedikodu eden anne profili çocuğun gözünde ne yazık ki olumsuz bir şema oluşturacaktır. Herhangi birinin hakkında konuşmanın aileye keyif verdiği; daha kötüsü, aileyi birleştiren bir faktör olduğunu fark etmesiyle beraber dedikoduyla ilgili inanışlarının tamamını pozitife devşirmesine yol açacaktır.

Kısacası şu ki: Dedikodu başlığı altında bütün ailenin kolayca toplanabildiği, anne ve babanın dedikodu ederken bir araya geldiğini, mutlu olduğunu, bundan keyif aldığını gören çocuk, ne yazık ki kendi yaşamı içerisinde dedikoduyla ilgili hep pozitif bir inanışa alan açacaktır.

Dedikodunun kişinin sosyal hayatına yansıyan olumsuz etkileri nelerdir?

İşin özünde, dedikodu toplumun algılarını çarpıtıyor ve daha da önemlisi, toplumun toplumsal IQ’sunu düşürüyor. Zekânın üretmediği, faydasız, boş, insanı eylemsellikten uzaklaştıran, donduran, inaktif bir eylemdir dedikodu, ortak zekâmıza saldırır. Yani bizim ortak zekâmız bilginin kaynağıyla çalışır ve işlevsellikten yanadır. Yani biz, toplumca zararımıza olan, bizi alaşağı edebilecek herhangi bir dış faktöre karşı onu hemen zehir kabul ederiz ve önlem alırız. Oysa dedikodu, kendi içimizde ürettiğimiz iç zehrimizdir ve bizi çökertmek için yeterli bir zehirdir; fakat biz, ne yazık ki dedikodunun verdiği hazla farkındalığımızı düşürerek dedikodu etmeye devam ediyoruz. Biz her toplandığımız grup içerisinde dedikoduya alan açtığımızda, ne yazık ki, konuşmamız gereken, birbirimize aktarmamız gereken çok daha önemli gündemlerimizi arkaik hâle getiriyoruz, gerçek bilgiyi birbirimize taşımıyoruz, gerçekten birbirimizi bilgiyle motive etmiyoruz; sanılarla, söylentilerle, şaibelerle birbirimizi canlı tutmayı daha fazla tercih ediyoruz, dedikodu medyasıyla ayakta kalmayı tercih ediyoruz. Bu faydasız medya grubu olarak hepimiz gruplaştığımızda kayba düşüyoruz ne yazık ki. Meraklarımızla ayakta kalan bir sistem dedikodu sistemi. Barınabildiği her yerde de durağanlık arayan bir durum dedikodu. Neden durağanlık arar? Çünkü eylemselliğin içerisinde dedikoduya yer yoktur. Mesela, yürüyüş yapıyorsanız dedikodu etmekte zorlanırsınız, yüzüyorsanız dedikodu edemezsiniz, bir şey yazıyorsanız dedikodu edemezsiniz, herhangi bir kitap okuyorsanız dedikodu edemezsiniz, bir bilimsel söyleşi içerisindeyseniz dedikodu edemezsiniz, önemli bir film izliyorsanız dedikodu edemezsiniz, çocuklarınızla ilgili bir faaliyet içerisindeyseniz yine dedikodu edemezsiniz. Bu durumda, dedikodu edebilmek için var olan ortam gözden geçirilmelidir. Yani biz, dedikoduyu önleme bağlamında yapabileceğimiz en önemli iş olarak, kendimizi aktif tutmalı, durağanlıktan kurtarmalıyız.

Dedikodunun topluma yansıyan olumsuz etkileri nelerdir?

Dedikodunun topluma yansıyan olumsuz etkileri saymakla bitmez. Bir defa, toplumsal olarak daha ileriye gidebilmek için daha fazla okumak, daha fazla bilgi edinmek, daha fazla sosyal etkileşimde bulunmak, olumlu gruplar oluşturmak; sosyal vakıflar ve derneklerde, STK’larda yer almak, daha evrensel faaliyetlerde daha fazla fikir üretmek zorundayız; ama dedikodu bizi geriye çeker. Özellikle kurum içi dedikodularda, vakıf olarak, dernek olarak, bir platform olarak yapabileceklerimizin önünü kesen ve birbirimizi yememize, birbirimizin önünü kesmemize neden olacak bir hastalıktır dedikodu.

Topluma yansıyan özellikleri bakımından bireysel değerlendirmeler yapacak olursak, dedikodu eden kişinin bu şaibeler ve söylentilerle yaşadığını öngörürsek, bu kişi ne yazık ki toplumda ne olursa olsun, eninde sonunda sevilmeyen kişi olacaktır. Yani bu taşımacılığı yapan kişi günün birinde bu taşımacılıktan kendisine kesilen faturayı ödemek zorunda kalacaktır. Bu taşımacılık esnasında ona hiçbir şekilde ses çıkartmayan, taşıdığı bilgileri dinleyen, onun bilgi taşıyıcılığına çanak tutan her kim olursa olsun, günün birinde zararı kendisine dokunduğunda, o arkadaşını, o dostunu alaşağı edecek, cezalandıracak ve ona güvenmediği için kendi güvenli alanından ona yer vermeyecektir. Dolayısıyla bireysel manada da, toplumsal manada da dedikodu eden kişi bu olumsuz etkilerle yaşamak durumunda kalacaktır. Toplumsal barışın önünü kapatması bakımından dedikodu oldukça büyük bir risk oluşturmaktadır. Zira toplumda dedikodu eden kişilerin çokluğu toplumdaki barışın ne yazık ki kalitesini düşürür ve toplumsal barışın önünü keser. Barış dediğimiz olgu, sıkıntılara rağmen, eksikliklere rağmen, hatalara rağmen bir arada olma erdemidir; ama barışın yolunu kapatan laf taşımak, gereksiz bilgi, kaynaksız bilgi bizi ne yazık ki birbirimize düşürür ve barış yolunu çok kolay bir şekilde kapatır.

Dedikodunun, dedikoduyu yapan ve dedikodusu yapılan kişiye zararları nelerdir?

Bir kere, her hâliyle dedikodu medyası kaybettiren bir olgudur. O nedenle sürdürülebiliyor olması hakikaten önemli bir paradokstur. Bu sosyal hastalığı neden engelleyemiyoruz? Temelinde, egonun ötekinin zaferini tanımlama arzusu göze çarpar. Kendisini hayatta bir adım öteye geçiremeyen kişilerin diğerlerine çelme takması dedikodudur. Düşürmek, küçültmek, öne çıkan sıfatlarını alaşağı etmek, dedikodu eden kişinin ulaşmak istediği muradıdır. Zihinsel rakibini kendi zihninde yok etmek için önce küçültmelidir ve bu işe dedikodu çok iyi hizmet etmektedir. Sonunda kişi, narsist bir haz hisseder. Kendisini büyütmenin zorluğundansa, başkalarını küçültmek ona daha kolay gelmektedir. Eleştirilerek büyütülmüş ve doğru söylemenin kırıcılığına inanmış bir nesilsek, o zaman, kırıcı ve arkadaş eleştiren kişiler ne yazık ki buradan besleniyor diyebiliriz.

Dedikodunun alışkanlık boyutundan da bahsetmek istiyorum. Dedikoduyu dedikodu yapan, birkaç denemeden sonra verdiği hazza paralel olarak, bu davranışın alışkanlığa dönüşmesidir. Alışkanlığa dönüşmüş her şey gerçekten zaman içinde bir ödülle karşılaşıyor olmalıdır. Dedikodu davranışı da sert eleştirileri, yıkıcı yargılarıyla esasen en istenmeyecek davranışlardan biridir. Buna rağmen kişi, dedikodunun verdiği hazza yenik düşer ve bu davranışını tekrar etmeye başlar. Dedikodu ilginç bir şekilde işlevsel, yani zihnimizin bir tarafında işe yaradığına inandığımız bir fiil. Mesela, bir şirkette çalışanlardan biriyle ilgili bir şaibe varsa, şirket yöneticileri, hakkında belirsizlik ve söylenti olan kişiyle kaliteli çalışamazlar. Dedikodunun kaynağı, kanıtı aranmaksızın çıktığı ortamı etkiler. Oturduğunuz apartman, mahalle gibi ortamlarda da durum benzerdir. Hakkında olumsuz söylentilerin çok olduğu kişilere mesafe koyarız; bu söylentiler doğru mu, değil mi, araştırmayız. Dedikodunun derinden ve yıkıcı nihai hedefi böyle oluşmuş olur. Dedikodu, aslını sormayanlara servis edilmiş kirli enformasyondur. Bana kalırsa aslında dedikodunun en iyi tarifi bu. Hızlıca büyütenlere zehirli bir hastalık ve bir haz sunar. Dedikoduyu yapan kişi, kendisi bu manada birçok zarara girer. Birincisi, daha paranoyak hâle gelir. Çünkü dedikodu, eklemeli, abartmalı bir bilgidir. Dolayısıyla süslemeler yapıldığı için dedikodu yapan kişide paranoya yüksektir. Sürekli olarak doğrudan ve gerçekten uzaklaşır; çünkü gerçek bilgi arayışında olmadığı için, gerçek konuşmayı, bilgiye dayalı konuşmayı artık unutur hâle gelmiştir. Kendisinin güvenilmez biri olduğunu temelde bilir ve bu bilgiden hareketle herkesi de kendisi gibi bilir. Dedikodu eden kişi başkalarına da güvenmekte zorlanır, başkalarının kendine servis ettiği bilgiye de güvenmekte zorlanır bir süre sonra ve komşusuna, akrabasına, eşine dostuna güvenemez hâle gelir.

Dedikodu yapmamak için neler tavsiye edersiniz?

İlk önce en küçük birim olan ailede dedikodunun önüne geçmek lazım ve burada, mesela ağabeyine ait özel bir bilgiyi getiren çocuğun alkışlanmaması, “İyi ki de getirdin.” denilmemesi gerekmektedir. Bu çok önemlidir. Anne, babanın arkasından, baba, annenin arkasından konuşmamalı, aile toplantıları çoğaltılmalı, bilginin net ve açık ortamda paylaşılmasına olanak tanınmalıdır. Dedikodunun önünü kesen en önemli sihirli cümle açık iletişimdir. Herkesin maske taktığı, aslında olmadığı gibi göründüğü bir ortamdansa, açık, net, ne düşündüğümüzü pervasızca değil, açık yüreklilikle dile getirdiğimiz kişiler olmak zorundayız. Herhangi bir şekilde bir çocuğu yetiştirebilmek için yetişmiş olmak gerekir. Bana göre insan her an kendini büyütür ve insan öncelikle kendisinin ebeveynidir. Bir söylentiyi çürütmeyi çok iyi bilmeliyiz. Herhangi bir söylentiyle gelen birine, “Aaa, öyle mi olmuş” dememek, önce söylentinin kaynağını sormak, araştırmak çok daha mantıklıdır. Çünkü şöyle bir söz vardır: “Şüyuu vukuundan beterdir” denir. Yani bir olayın gerçekleşmesinden daha beteri, o olayın dilden dile gezmesi, yayılıp reklam olmasıdır. Bu nedenle yayılıp reklam olmasının önüne geçmek adına ilk yapacağımız şey, asılsız ve kirli bilgiyi dolaştırmaktansa, önce bu bilginin kaynağıyla ilgili ciddi bir araştırma yapmaktır.

Yorum bırakın