Ana sayfa - Arşiv - Aşk ve Kader / Kenan Kurban

Aşk ve Kader / Kenan Kurban

gonul-23-ask-ve-kaderMehmet büyük bir sıkıntı içerisinde yatağına uzanmıştı. İçinde ismini koyamadığı, tanımlayamadığı, yıllardır onu takip eden bir sıkıntı vardı. Son günlerde daha da artmıştı. Önce yetimliğin sonra öksüzlüğün sebep olduğu o müthiş sevgi boşluğunu yüreğinin taa derinlerinde hâla hissediyordu. Bayram günlerindeki o mahzunluğu gözlerinin önünden gitmemişti. Fakat bu kader, ona küçük yaşta mücadeleci olmayı öğretmiş, hayatındaki her şeyi kopararak almak zorunda kalmıştı. Belki itiraf etmese de bu onu büyüdükçe başarıya götüren bir nimet haline dönüşmüştü… Çıraklığını, ustasının desteğiyle açtığı ilk iş yerini, ticari mücadelelerini ve sıkıntılarını düşündü… Gerçi şimdi zirvedeydi. Fakat bu, içindeki acı çektiği tüm ızdıraplardan daha elem vericiydi. Kendi kendine “Herhalde bunun adı yalnızlık olmalı.” dedi. Ama nasıl bir yalnızlıktı? Ki, kadim dostları ve birçok arkadaşı vardı.
“Tarifsiz” diye düşünürken köşkünün boşluğu aklına geldi. Ve dedi ki;
-“Bu da gönül sarayının boşluğu olmalı”. Saray gibi bir köşkte oturuyordu. Ama insansız bir zevk vermiyordu.
-“Gönül sarayımın sultanını bulmalıyım ki; bu sıkıntılarım ve yalnızlığım bitmeli.” diye düşündü. Sultanı bulmak hayal miydi? Çevresinde tanık oldukları onu korkutuyor, heyecanını ve hevesini kırıyordu. Paranın verdiği sahte mutluluklar, yapmacık davranışlar ve ihanetler… Bunları kaldıramazdı. Düşünceleri onu eski mahallesine götürdü.
Şakir amca ile Mesude teyze ne tatlı ihtiyarlardı. Özellikle yazları onların bağ evine gider misafir olurdu. Orası adeta cennetten bir köşeydi. Ama yaşanır hale getiren onların muhabbetleriydi. Yılların acı, tatlı hatıralarını saklayan kırışmış yüzlerinde hâla o ilk günün heyecanını taşıyan sevgi dolu gözleriyle birbirlerine bakarlardı. Sözlerinden, davranışlarından; “İşte, aile bu olmalı.” derdiniz. Şakir amca ne çok severdi hanımını kızdırmayı. Mehmet’e gülen simasıyla göz kırparak;
-“Avrat bu yemek yine mi gecikti? Bak bu sâbi açlıktan ölecek.” der, o da bunu hep yutardı.
-“Ben yıllardır seni bir türlü doyurup memnun edemedim. Huysuz ihtiyar patlama geliyor.” cevabını verirdi.
Bu ve benzeri atışmalar kinin, öfkenin değil derin bir aşkın bazen istismarı bazen takılmasıydı. Şakir amca hep şu nasihati yapardı;
-“Oğlum Memet! Kulağına küpe olsun; iyi bir hanım ömrüne ömür katar, acıyı ekmeğe katık yapar beraber yersiniz. Gerçi her kadın biraz dırdırcıdır. Allah da onları öyle yaratmış. Lakin fitnebazına düşersen cehennem azabını tatmak için ölmeyi bekleme. Dışarıda bin adamla kavga edersin, dayak yer, yaralanırsın da adamı sarsmaz, niye? Evde yaranı saracak bir sevenin vardır. Ama o sevgili kaşını düşürsün, dışarıda kimse senin yaranı sarıp teselli edemez.” Böyle aşk ve yuva bana nasip olur mu?” diye özlemle hayıflandı…
Üç dönümlük arazi üzerine inşa edilmiş bir köşktü burası. “İncirli Köşk”, bahçesinde şimdilik bakımsız olsalar da envai çeşit meyve ağaçları vardı. Fakat ismini veren incirlerden eser yoktu. Burayı alalı daha bir ay olmuştu. Restorasyon, taşınma telaşesi derken bir koşuşturmaca içerisinde yeni evini daha tam tanıyamıyordu. Maddi olarak huzurlu ve mesut olmasına hiçbir engel yokken iç âleminde artan sıkıntı da neyin nesiydi? Bir türlü kurtulamıyordu. Nefes almak niyetiyle camı açtı. Duvarlara dokundu. Muhakkak ki birçok kahkahalara, kavgalara, acılara, entrikalara, ayrılıklara tanık olmuşlardı. Ve çatlamadan böyle durabiliyorlardı. “Keşke konuşabilseniz de içinizde saklı olan sırlarınızı paylaşsanız. Ben de size içimi döker belki ortak bir çözüm yolu bulurduk. Onlar kendi lisanlarında konuşuyordu da cahilliğimden belki ben anlamıyordum.” diye düşündü. Sonra çocukluğuna gitti. Eski, yıkık, kimsesiz evlere girerler. Bilye, oyuncak ve geçmişe dair ne varsa arar bulurlar sonra da onları karıştırmak çok hoşlarına giderdi. Böylece o insanların hislerini hissetmiş, yaşadıklarını yaşamış gibi olurlardı.
Ve bu ruh hali içinde bir güç, onu köşkü tekrar tekrar dolaşıp, geçmişe dair bir iz bulup, cansız canlıların lisanına kulak verip anlayarak iyice keşfetmeye itiyordu. Salonlar, misafir odaları, banyolar, tuvaletler, mutfak derken daha önce fazla dikkatini çekmeyen kilere gözü takıldı kaldı. O da neydi? Burada el oyması çok kıymetli iki kapılı bir dolap vardı. Önce malzeme dolabı zannetti ve ağır bir şekilde kapağı açtı, gördükleri onu çok şaşırtmıştı. Burada eski mektuplar, el yazması birkaç kitap ve bir de küçük bir kilitle kilitli zarif kapaklı bir günlük vardı. Hazine bulmuş gibi içerisinde bir sevinç belirdi. Önce mektuplara baktı. Kimisinin kenarı hasreti belirtmek için yakılmış, bazılarında ise düşen özlem gözyaşları yazıların mürekkebini dağıtmıştı. Kitaplara bir göz attı, her birinde kenarlarına alınmış notlar vardı. Bu notlar bazen kitaplardan daha tesirli oluyordu. Çünkü o eserdeki bilgilere herkes sahip olabilecekken, okuyucunun hisleri kenarlara alınmış notlarda ve bulana özel oluyordu. Sonra kaldığı yeri belirten birkaç maarifli takvim yaprağı düştü. “Erkek ismi, Nemci; Kız ismi, Nalân; kocakarı soğunun sonu” diyordu.
Fakat günlük onu daha çok heyecanlandırıyordu. Kilidi hafif bir zorlamayla açtı. İnci gibi yazıyla tutulmuş bir günlüktü bu ve yazılar bir bayanın günlüğü olduğunu ele veriyordu. Günlüğü şöyle bir karıştırınca içerisinden kurutulmuş küçük bir incir yaprağı düştü. Buna bir anlam verememekle beraber içindeki günlüğü okuma ateşini iyice körükledi. Büyük bir heyecanla okumaya başladı.
05.04.1940 Cumartesi günü;
“Bugün acıların büyüğünü yaşamaktayım. İstanbul beyefendisi kocamı kaybettim. Artık bütün zorluklarla kendim mücadele etmeliyim. Ve bundan sonra eşimin geç gelen mutluluk tâcım dediği bir tanecik emaneti kızım Aslıhan için yaşayacağım. Birçok saraylı dostumuzun da bana yardımcı olacağını umuyorum. Çünkü ben de bir saray çocuğuyum. Ve o kültürle yetiştirilmiştim. Kırk yıllık evliliğimiz boyunca savaşlar dâhil birçok acı çekmemize rağmen mesut ve huzurlu bir evliğimiz oldu. Eşim tam bir beyefendiydi, mert ve cömert bir insandı. Sadece bize karşı değil herkese karşı engin bir merhameti vardı. Ve cennete gideceğini umarak onu bugün çok sevdiği istanbul’daki Kaşgari Dergahı’nda toprağa verdik. Umuyorum ki kocam ölümünden sonra da bize yol göstermeye devam edecektir. Allahım senin yardımını bekliyorum.”
Mehmet bu satırları okurken gönlünü bir hüzün kapladı. Bu günlüğün evin eski sahiplerinden bir hanıma ait olduğunu anladı. Fakat bu ölüm sayfasından sonra okumaya ara verdi.
Okuduğu satırlar onda İncirli Köşkün geçmişini araştırma duygusunu güçlendirdi. Duygularına hâkim olmaya çalışıyor, aklının “Fazla üzerine düşme basit bir günlük işte.” fikrine iştirak etmek istiyordu. Ama duygularına yenik düşüyor, kendini sonunu bilmediği bir maceraya yelken açacak bir denizcinin coşkunluğuna sahip hissediyordu.
Köşkten dışarı çıktı. Arnavut kaldırımında düşünceli, sıkıntılı bir o kadar da heyecanlı bir şekilde karışık adımlarla yürüyerek köşeyi döndü. Asma bahçeli eski bir köy kahvesini andıran mahalle kahvehanesine oturdu. Bir anda karşısında kahvecinin cin bakışlı, zekâ küpü oğlu Emre belirdi.
-“Abi ne istersin? Çay, nargile, odun ateşinde pişirilmiş Türk Kahvesi, kuşburnu…” Çocuk öyle hızlı ve heyecanlı bir şekilde tek tek sayıyordu ki Mehmet istemese de sözünü kesti.
-“Sen ne tavsiye edersin delikanlı?” dedi.
-“Abi sen biraz sıkıntılı bir haldesin. Sana Vasıf Baba tarifi yapayım. Bu dertlere deva olur, gönül yarası olanlara ferahlık verir. Sana bundan getireyim.” demesiyle fırlaması bir oldu.
Mehmet tamam bile diyemedi. Şaşkın ve dalgın bir şekilde arkasından baktı. “Bu çocuk nasıl benim bu halimi anladı da böyle büyümüş de küçülmüş gibi konuştu.” diye kendi kendine düşüncelere dalıp şuursuzca etrafı seyre daldı. O kadar dalmıştı ki kendisine getirilen içeceği bile fark etmedi. Ta ki Emre ona seslenene kadar. Büyük bir merakla ince belli cam bardaktan methedilen içeceği ağır ağır yudumlayarak içmeye başladı. Bardağın yarısına geldiğinde hakikaten sıkıntısının biraz hafiflemeye başladığını hissetti. Emre’yi yanını çağırıp bu çayın nasıl yapıldığını sordu. Fakat Emre’nin yüzünde, bu bir sırdır herkese söylenmez, diyen bir bakış ve hafif bir tebessüm vardı. Tam konuşacaktı ki; karşılarından heybetiyle insanın içini titreten, bir o kadar da baktıkça kalbinin taa derinlerinde saygı ve güven veren bir sima belirdi. Buğday tenli, siyah gözlü, uzun boylu biriydi. Hem onu görünce Emre niye konuşmasına başlamamıştı? Demek ki burada saygı duyulan birisi diye düşündü kendi kendine. O bunları düşünürken ilk defa gördüğü halde yıllardır tanıdığını hissettiği bu yabancı onun masasının yanına gelmişti bile. Emre yine bilgiç bir şekilde Mehmet’in kulağına eğilip;
-“Suyu görünce teyemmüm bozulur ağabey. Bu bizim Sadık ağabeyimiz, mutlaka sohbetini dinle, vallahi çaydan daha çok faydasını görürsün. Sonra Sadık abisinin elini öptü. Mehmet’e sormadan masasına oturtup;
-“Abi, beyzade mahallemize ilk defa gelen bir yabancı. Fakat gariban bir hali var, sizinle tanışması iyi olur diye düşündüm.” deyip oradan uzaklaştı.
Mehmet ise bu çocuğu dikkatle izliyordu. Olan bitenleri bir türlü aklı almıyordu. Bu daha on yaşındaki çocuk onun halini nasıl böyle anlayıp bu beylik lafları bir bir patlatıyordu. Cinli falan mı? Diye düşündü. Önceden yaşamadığı, görmediği garip bir hal vardı bu insanlarda.
Tok, kendinden emin insanın duygularını okşayan bir ses:
-Hoş geldiniz. Benim ismim Sadık Abbasoğlu. Bu mahallenin eskilerindenim. Aşağıdaki sokakta kumaş dükkânım var.
Mehmet biraz titrek ve şaşkın bir sesle;
-“Benim ismim Mehmet Kıranoğlu, İncirli Köşk’ün yeni sakiniyim efendim.” diye bildi.
-Ne işle meşgulsünüz. Nerelisiniz?
-Bakır işi yapıyoruz. Hammadde. Yalnız Selvi köyünde (Ümraniye’nin eski ismi) işyerimiz var. Alibeyköy’den buraya taşındım.
-Hayırlı olsun. Aramıza hoş geldiniz. Umarım mahallemizi sevmişinizdir?
-Daha tam dolaşamadım. Fakat içime garip ve yaşamadığım bir heyecan veriyor buranın havası.
-Bizim burada herkes birbirini tanır. Yabancılar hemen belli olur. Eğer yiğit, mert bir insansa buraya uyum gösterir. Yok, eğer kibirli, sonradan görme, asayiş bozucu ise buralar da fazla tutunamaz evladım. Gerçi sen mütevazı ve akıllı birisine benziyorsun.
-Efendim bu güzellik nasıl meydana gelmiş? Mahalleye bu havayı veren şey nedir? Yoksa burası da İstanbul, Beyoğlu’da İstanbul.
-Garip, bizim bütün mahallelinin dert, akıl, iş ve aklına gelebilecek bütün işlerini danıştığı yetmiş beş yaşında koca bir çınar Vasıf Baba’sı var… Sağ olsun odur bu huzurun mimarı.
-Yaa! Kimdir? Ne iş yapar, kendisi muhtar mıdır, buralara nereden gelmiş?
-Kendisi aktardır. Ailesi Osmanlı zamanında Bağdat’tan davet edilmiş.
-Davet mi edilmiş?
-Evet, Devleti Âliye dünyanın her yerinden âlimleri toplamıştır. Onun ailesi de Bağdat’tan gelmiş. Seyyid Abdulkadir Geylani’nin torunlarından. Arif insanlar olduğu için, devlet, halkı irşad etsin diye buraya davet edip daha sonrada yerleştirmişler.
-“Öyle mi?” dedi Mehmet, gözleri parlamıştı. Demek Abdulkadir Geylani’nin torunlarından.
-Yanlış duymadın evlat, dedi Sadık bey.
-Kendisiyle görüşebilir miyim?
-Yarın görüştüreyim.
-Bugün olmaz mı?
-“Sen bugün çayını iç. Emre, ağabeyine bir çay daha ver evladım.” deyip müsaade istedi. Gelişi gibi gidişi de aniden olmuştu. Bu kişinin sadece arkasından bakabildi Mehmet.
Çayını yudumlarken içindeki ses doğru yolda olduğunu söylüyordu ona…
Devamı bir sonraki sayımızda…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.