Ana sayfa - Manşet - Asırların Esprisi / Dr. Metin Serimer

Asırların Esprisi / Dr. Metin Serimer

İnsanların bir kısmı hümanist olduğunu söylüyor, bir kısmı agnostik, bir kısmı deist, bir kısmı ateist… Söylesinler; lakin insanın bir dili bir de gönlü var… Kendini dahi layıkıyla tanıyamayan, kendine dahi inanamayan, varlığını açıklayamayan insan, diliyle ne söylese, kalbinin ayarının bozukluğuna yorumlanır bu ancak… Kem sözlere objektif yaklaşım böyle olur… Kalp ayarı, fabrika ayarı gibi, insan-fıtrat ilişkisi üzerinden yürür. Şifresini unutana, şifre hatırlatma yapılıyor. İnsan, makine değil ama yazılımı belli, donanımı belli. Eski zamanlarda yaşanmış hadiseler vardır, inanan insanı ölümle tehdit edince, görünüşte “inkârı” mümkün kılan durumlar olur, vardır, olacaktır. Günümüzün şartları da, akıllıyı deli yapmış, çok değil…

Yedi sülalesi inançlı birilerinin aklına gelmeyen birkaç soru zeki ama aklı karışık birinin aklına geldi diye, güya sert bir “inanç savunusuna” girmek, kendi değerlerine çok güvenen bir insan tavrı olamaz. Hal, tavır ve hareketlere yansıyan bir davranış sorunu varsa bu da aslen bir duruş sorunu, aynı zamanda ahlakî bir sorundur. Sen okuma, araştırma, sonra ilk sorularda bocala, adını da mücahitlik, Müslümanlık koy, bu olmaz… İnanıyorum dediği halde bir ömür boyu fasık yaşayan yığınlar var mı, var… “İnanıyor musun?” dediğinde, diliyle gürleyen böyle bir yığın da var. Allah akıbetlerini hayra tebdil etsin, kimsenin akıbetini bilemeyiz. Doğru yorumlayamadığı bazı duyguların adını koymaya kalkıp, inançsızlık kulvarında savrulan binlerce insan var mı, onlar da var… Bunların çok az bir kısmı amaçlanmış bir şüpheyle yola çıkar, ama asla hepsi değil… Hatta başka ideolojilerin ve felsefelerin tetikçiliğini yapmak adına kendini güya böyle tanıtan insanlar dahi vardır. İnanmamak için şucu ya da bucuyum diyenler ve bundan arayış içinde olduğu bir kimlik devşirenler olduğu gibi şucu ya da bucuyum demek için inanmadığını söyleyen basit insanlar da vardır.

Hatta tüm bu söylenenler, yakın çevremizdeki yol arkadaşı addettiğimiz insanlar için dahi geçerlidir. Yolları birleştiren umut, yol arkadaşlığı yaptıran anlayış, bir arada huzur ve güven içinde yaşamanın vazgeçilmezi ahlak… İnsanların bir arada yaşaması, konuşması, diyaloglar kurması şart… İslam kültüründe gayr-i müslim komşuyu hukuk uygulamaları karşısında savunan mezhep imamları örneği, çok temel kurgularımızda, davranış kodlarımızda, kültürler arası ilişkilerdeki ahlakî duruşumuzda, komşuluk ilişkilerimizde zaten var olan şeyler…

Allah’ı tanıma ve Allah’ı ancak O’nun kendini tanıttığı şekilde tasavvur etme konusu, Allah’a götüren yollar hususunda bir düşünce alanı aynı zamanda. Son din İslam, kırmızı çizgilerin en güzel belirlendiği ve içinde merhamet, adalet, şefkat barındıran son duyuru, son emirler manzumesi, son iletişim kanalı; tüm insanlık için…

Sendeki güzel ahlakı görüp de “kasılan” bir hümanist düşünemiyorum. Sendeki güzel ahlakı, dostluğu, vefayı görüp de ayak direten bir ateist düşünemiyorum. Sendeki güzelliklerin İslam kaynaklı olduğunu fark edip de felsefe yapacak bir agnostik düşünemiyorum. Yarasına merhem olduğun ama seni reddeden bir mazlum asla düşünemiyorum… Rene Guenon gibi eski müsteşrikler, İslam toplumlarıyla birebir yüzleşince, Allah (C.C.) onlara Kahire’de bir Şazeli Şeyhi olarak ölmeyi nasip etti. Nereden nereye… Çünkü yüzleştikleri şey, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yüksek ahlakıydı… İslam dini, “Fakirin duasını alın, o candan dua eder.” der. Zenginin nafilesi, dağıtmasıdır, farzı da zekâtı… İhlaslı adam, konuşmaz, yapar ya da yapmadığını konuşmaz kesinlikle… Münafığın özellikleri bellidir, müminin de… Prototip bir kötülük timsali değilse eğer, insan ruhu, bu güzellik karşısında erir ancak. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabı-ı ilahisi için; Cüneyd-i Bağdadî (ks); “O ses hâlâ kulaklarımda.” diye boşa dememiş. İnsan, çok yüce bir ruha sahip… Bu anlamda yani yaratılmış olma noktasında da her insan biriciktir. Ama çok kıymetli büyüğümüz Şenel İlhan Beyefendi’nin deyimiyle: “Allah (cc) dilerse bir Veli’yi yetiştirmek için tüm kâinatı kullanır.” Yani tüm eserler insana seslenir, anlayabilene… Allah (C.C.) katında kıymeti olanlar, bu yüce davete layıkıyla icabet eden ve sorumluluklarını yerine getiren, seven ve sevilenlerdir…

İnsanda kaçınılmaz biçimde bir “varoluş anksiyetesi” vardır ve olmalıdır da… İnsan normalde çatışmalı bir canlıdır. Beden ülkesinde nefis-ruh zıtlıklarının kavgasını yaşar daima. Bu anlamda insan bunalımlı bir canlıdır. Yaşarken de hayatı sorgularken de kaçınılmaz biçimde bazı soruları kendine sormak zorundadır. Buna “varoluş anksiyetesi” diyebiliriz. Bir tarafında varlığın sorgulanması, “Kimim, niye varım? Bir hayvandan farkım ne?” bir tarafında da “ölümü hazmetme ve kabullenme”, doğum ile ölüm arasında kalan sürenin nasıl değerlendirileceği sorusu, hayata mecburen bir amaç yani misyon ve anlam yükleme zaruretini kaçınılmaz kılıyor. Tüm bunlarla birlikte, bu süreyi bize kimin verdiği ise insanın kendini tanıma adına en can alıcı soruları… Bu arada bütün neşeler ve üzüntüler tükenerek gidiyor, yani hayatta ancak böyle yol alıyoruz. Peki, bu dünyada insana verilen bu kadar sorumluluk ve görevin nedeni ne? Herkes bu sorulara cevap ararken, kendi hayatına bir anlam verme ihtiyacı içinde… Düşünürken bir zemin oluşturup o zemin üzerinde düşünme ihtiyacı içinde… Varlık anksiyetesi olmazsa insanın içine düştüğü şeye “BOŞLUK” deniyor. Ve bu sorgulamalar, insanın en temel ihtiyacıdır. O boşluk insanda kalıcı olursa, müsbet manadaki varlık anksiyetesi, yerini bunalıma, doyumsuzluğa ve depresyona terk edecektir. “Sahici adamlar, sahici sorular sorarlar ve bu onlara sadık ve müstakim yollar açar.” sözü burada da alabildiğine geçerlidir. Yoksa kültürel kodlar, yetişme biçimi ve sahte sorumluluklardan doğan bir dünya kurmak hiç zor değil ve çok sık rastladığımız bir ucuzluk… Cemil Meriç’in “İdeolojiler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” sözü bu konuda sağlam bir tespit…

Günümüz insanına böyle yaklaşmayınca, konuşacak bir alan da kalmıyor artık. “Hiç konuşulmaz bununla bu konular.” denilen nice insanlar var ki, biraz konuşunca rasyonel sorular sorduklarını, ama düzgün cevaplar alamadıkları için her geçen gün kendini daha kötü hissederek yol aldığını, zamanla yolunu değiştirdiğini görebiliyoruz. Suç, soru soranda mı, cevap veremeyende mi? Bu arada cümle arasına karışmış birkaç psikolojik tepki ya da serzenişin adını “inançsızlık” olarak koymak, ne düşünce adamına ne ahlaklı birine yakışmaz, yakışmamalı…

Asırlardır süren iman-ahlak mücadelesinde, temsil kabiliyetinin üst düzeyde, layığınca gerçekleşmesi, işini dosdoğru yapmak… Bize düşen bu… Şenel İlhan Beyefendi’nin deyimiyle “Delilli dogmatiklik dindarlık, delilsiz dogmatiklik ateistliktir.” Derdimiz yine insana insanı anlatmak… İnsanın günümüzde en büyük açmazı “ince psikoloji” denilen “ilmü’n nefs” yani nefis ilimlerini bilmemesidir. Sonuç olarak varoluşsal anksiyeteyi hissetmemek için insanlar değişik kültürlerde pek çok şeyi denerler ama bundan kaçış yoktur.

Dr. Mehmet Öztürk’ün Feyz Dergisi’nde yayınlanan güzel tespitleriyle yazımızı sonlandıralım. Dr. Mehmet Öztürk, insandaki “apriori” yani doğuştan gelen eğilimlerden ve kolektif bilinçaltından bahseden yazısında şöyle diyor:

“Carl Jung da ‘kollektif bilinçaltı’ adı altında bazı insanların evrensel olarak aynı davranış kalıplarını sergiliyor olmalarının altındaki temel faktörü araştırmış ve benzer sonuçlara ulaşmıştır. Yani nasıl ki biz, genetik kartlarımız itibariyle bazı bilgileri getiriyoruz, aynı şekilde ruhsal olarak da birtakım davranışlarımızın altındaki temel faktörler taa eskilerden intikal ediyor…

Komünizm dediğiniz şey nedir? Marx bakıyor ki “Dünyada müthiş bir çatışma var, sınıfsallık var; herkes birbirini yiyip duruyor… Peki, bu çatışmanın temel faktörleri nelerdir?” diye düşündüğünde gözlem yapıyor. Güzel de gözlemliyor. Zaten komünizmin özelliği budur; tespitleri ve teşhisleri doğru, fakat sonuçları yanlış!.. Bakıyor ki insanlar arasındaki çatışmanın nedenlerinden birisi din’ler. Din yüzünden birbirini yiyor insanlar diye düşünüyor ve “Din afyondur.” diyor. “Öyleyse dinler mülga, dinleri ben kaldırdım!” diyor. Başka ne diyor: “İnsanlar arasındaki çatışmanın bir diğer nedeni de nasyonalite, yani ırklar. Sen Türksün, sen Japonsun, Ermenisin, beyazsın, siyahsın diyerek insanlar çatışıyor.” Dolayısıyla nasyonalizm yerine enternasyonalizmi ortaya koyuyor. “O halde milliyetler de mülga, yani milliyeti bir kenara bırak!” diyor. Bir diğer çatışma nedeni de insanlardaki “mülkiyet duygusu”. Yani bakıyor ki insanların bir kısmı zengin, bir kısmı fakir. Bu, sınıfsallığa yol açmış, çatışmaya yol açmış. Kendince onu tasnif etmiş, kavramsallaştırmış. Fakir fukaraya “proleterya”, zengin kesime de “burjuva” ismini veriyor. “Bunların da aralarındaki sınıfsal çatışmanın temelinde mülkiyet yatıyor.” diyor. “Onun da temelinde yatan özel mülkiyet, o halde özel mülkiyeti kaldırırsak bu işi kökünden çözeriz.” diyerek özel mülkiyeti kaldırıyor, “ortak mülkiyeti” öngörüyor. Komünizm dediğimiz şey aslında ana hatlarıyla bunlar. Yani özetle diyor ki: “İnsanlar arasındaki çatışmanın nedenlerini ben ortadan kaldırırsam barışı da otomatik olarak tesis ederim.” Komünizmin özü budur çekirdek olarak. “Dinler mülga, ırklar mülga, mülkiyet mülga, sınıfsallık mülga, herkes kardeş, herkes eşit, çatışmalar da ortadan kalktı…” Ohh mis gibi… Bu, aslında cennetin tarifi. Cennette din, ırk, mülkiyet ve sınıf çatışması gibi bir olgu söz konusu değildir. Bunlar aslında düpedüz cenneti tarif ediyor. Ama adam ateist olduğu için cennete inanmıyor. Komünizmin inanç bağlamındaki özelliği de ateisttir. Yani ahirete inanmaz, Allah’a inanmaz… Ama ahiret duygusu, ebediyet duygusu öyle güçlü bir duygudur ki insanın ruh bantlarına kodlanmıştır. İşte bu cennet duygusuna Komünist terminolojide ütopya da deniyor; “Ütopik Sosyalizm” şeklinde de ifade edilir bu. Yani hiçbir farklılığın olmadığı, çatışmalara sebep olarak hiçbir sınıfsallığın olmadığı bir özlem, yani cennet. Bu özlem insanın ruh bantlarına kodlanmıştır. Fakat ateist kendi fıtratına savaş açtığı için, inanç bağlamında buna inanmadığı için, buna cennet diyemiyor da cenneti yeryüzüne indirmeye çalışıyor. Aslında komünizm dediğimiz şey insanın ruh bantlarına kodlanmış cennet arzusunun ateistteki sapmış tezahüründen başka bir şey değildir. Adam ateist ve fıtratına savaş açmış. Öldükten sonra böyle bir yerin olabileceğine inanmadığı için de bunu bu dünyaya taşımak istiyor. Bu da aslında “a priori” bir bilgi…

Yine mesela sanat eserleri ortaya koyan bir ateiste sorsanız “Bunları yapmaktan maksadınız nedir?” diye, “Adım anılsın.” şeklinde cevap verecektir. Oysa düşünse: “Ben öldükten sonra adım anılsa ne olur anılmasa ne olur!..” Ben nihilistsem yani öldükten sonra yok olacaksam, “hiç” olacaksam “adım anılsa ne olur anılmasa ne olur” sonucuna ulaşacaktı. Görülüyor ki bu durum da insanın ruh bantlarına kodlanmış olan “ebedilik” duygusunun ateistteki tezahürüdür. İnsanın ruh bantlarına kodlanmış bilgiler aslında bunlar. Fıtratında ebedilik olan bir ateist, fıtratının aksine, öldükten sonra “hiç” olacağına inanıyor, ama bir taraftan da bu arzu ruh bantlarına kodlanmış olduğundan bunu da bastıramıyor ve “adının anılmasını” istiyor. Hâlbuki sen zaten ebedisin… Ölüm dediğimiz şey, boyut değişikliğinden başka bir şey değil ki zaten.

Yine ateist insanlardan çok duyarsınız: “Bunu tarih yargılayacak!” diye bir söz söylerler. Yani pozitif hukukla elde edemedikleri hak arayışlarını bu şekilde ifade ederler. Bu durum da insanın ruh bantlarına kodlanan “adalet arayışından” başka bir şey değildir. Bunun İslamî terminolojideki karşılığı aslında “Mahkeme-i Kübra”dır. Oysa mutlak adaletin bu dünyada tesisi mümkün değildir, buradaki adalet izafidir. Bu konuda da inanan, inanmayan herkes hem fikirdir. Bu dünyada mutlak olarak adaletin tecelli ettiğine kimse inanmaz. Mutlak adalet ahirette yerini bulacaktır. Ateistte ahiret inancı olmadığından bu dünyada mutlak adaletin yerini bulmasını fıtrî olarak istiyor ama inançsız olduğu için de soyut olarak bunu “tarihe” atfediyor.

Sonuç: Fussilet Suresi’nde geçen, “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbin’in her şeye şahit olması, yetmez mi?” 53. ayeti tefekkür etmek ve inanma ihtiyacını doğru kullanmak…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.