Ana sayfa - Arşiv - Algının Dünyası / Ayşegül Hakverdi

Algının Dünyası / Ayşegül Hakverdi

Gerçekten de dünya nasıl bakarsak öyle midir? Bizim görmek istediğimiz gibi midir? Mutluysak güzel bir dünya; mutsuzsak kötü bir dünya… Dış dünya dediğimiz şey aslında bizim iç dünyamızın tamamen yansıması. Dışarıdan müdahaleler var ancak geminin kaptanı gene de biziz.

Görme olayını biraz araştırdığımızda beynimizin küçük bir noktasından dünyayı izlediğimizi öğreniyoruz. Her şey bir enerji olarak geliyor ve beynimizde şekilleniyor. Duygu dünyamız da böyledir. Dışarıdan algıladığımız duyumu psikolojik halimize göre yorumlarız. Dışarıda gördüklerimizi kendi içimizde yaşarız. Gönlümüz, aklımız, ruhumuz kendi başına bir dünyadır.

Bu dünyayı da biz nasıl algılarsak öyle renk buluyor. Evet, kötü şeyler var ama hissedebildiğin kadar var; bir sürü güzel şey de var ama gene hissedebildiğin kadar var. Algılarımız eksiklikleriyle, ölçüsüzlüğüyle ve de dengeli, doğru taraflarıyla bize bir bakış açısı oluşturuyor. Tecrübelerimizle ya da tecrübelerimizin bizi bazen doğru bazen yanlış yönlendirmesiyle alıcılarımızdaki bazı kısımlar fazlaca gelişebiliyor. Bazı yerler çok gelişince her şeyi kavrayan biz insanlar için bazı noktalarda da duyarsızlaşma oluşabiliyor. Bu da bizde algıda seçicilik ya da algısızlık oluşturuyor.

Prosopagnosia isimli yüz körlüğü olarak bilinen insan yüzlerini tanımama, ayıramama diye bir hastalık vardır. Genetik ya da bir travma sonucu oluşabiliyor. Trafik kazası geçirmiş ve yüz körlüğü oluşmuş bir hastaya en yakınlarının fotoğrafları gösteriliyor ancak tanıyamıyor. Duygularımızda böyle sadece kendi sorunlarımıza dönmekten empati yapamıyor, başkalarının sorunlarına karşı duyarsız kalıyoruz.

Gözümüzün önündeki aç, susuz insanı dahi görmez oluyoruz. Bir öğün bile geçse sinirlerimiz alt üst oluyorken o öğünleri aç geçirmediğimiz için ya da daha önce oruçla ya da mecburiyetten aç kaldıysak bile o an karnımız toksa algılayamıyoruz.

Türlü türlü derdi olan insan var ve biz içlerinden derdi bizimle aynı olanlarla daha rahat diyalog kurabiliyor ve onu anlayabiliyoruz. Bu da güzel elbet ancak anlayış ve merhamet sınırlarımız kendi yaşadıklarımızla sınırlı kalmamalı. Kişinin merhameti arttıkça herkese daha rahat empati yapabildiğini fark eder. Çünkü yaşanan olaylar farklı olsa da duygular aynıdır.

Şimdilerde maalesef ki psikolojik ilaçlara mahkûm bir sürü insan var. Bulunduğumuz can sıkıcı ortamı değiştiremediğimizden ya da yaşadığımız olayları atlatamadığımızdan bu ilaçlara sarılırız. Çünkü algılarımızı değiştirip o gördüğümüz karanlık dünyayı yıkmaya gücümüz yoktur hatta bunun farkına bile varamayız. Kendimizi kontrol edemeyiz. Bu yüzden ilaçlarla zihnimizi tabiri caizse dondururuz. Karşısındaki insanı öldürecek raddedeyken kişinin öfkelendiği kişiye karşı duyarsızlığını görürsünüz.

Mesela uyuşturucu madde kullanan insanlar ya da dibini görene kadar içenler… Neden? Kızmaktan çok, üzülüyor insan. Dünya gerçekten bazen çekilmez bir hal alıyor. Kişiler mutsuzluktan uyuşup, olmak istedikleri hayal âleminde yaşıyorlar. Çünkü algılar değiştirilemiyor ve hep karamsar hep kötüye odaklı.

Örneğin hepimiz hapisten çıkmış birine ezberlediğimiz bir algıyla kötü gözle bakarız. Oysaki dünyanın tüm hapishaneleri gerçekten suçlu insanlarla mı dolu -ki muhakkak orada olması gereken insanlar var- yoksa ahlaksızlığa, adaletsizliğe tahammül edememiş insanlar mı var. Bir sürü ahlaksız, suçu ispat edilemediğinden dışarıda rahatça geziyor. Ne kendi zindanımızdan ne de başkalarına kurduğumuz zindanlardan kurtulamıyoruz.

Sürü Psikolojisi

İç dünyamızdaki algılar, sosyal yaşamda oluşmuş hazır algılarla yerleşmiştir bize. Basit sosyal kurallar üzerine sokakta toplum üzerinde çeşitli algı testleri yapılıyor ve buradan ne kadar tuhaf bir algı sistemimizin oluğunu anlıyoruz.

Amerika’da, sokakta sürekli cep telefonuna bakarak yürüyen insanları çekmek amaçlı bir deney yapılıyor. Bir caddeye o an cep telefonu kullananlarla kullanmayanların ayrılacağı şekilde beyaz renkte çizgiler ve ok işaretleri çiziliyor. Telefonla yürünecek alana ve o an telefon kullanmadan yürünecek alana işaret yapılıyor. Sonra üzerinde turuncu fosforlu yeleği olan görevli gibi davranan, çizgi boyunca dizilmiş bir grup kişi insanları yönlendiriyor hatta ceza kesiyor. Kimileri kurala uyuyor ama şaşkın; kimileri kızıyor ama kurala uyuyor; kimileri de kurala hiç uymuyor. Sonrasında bu görevli grup yeleklerini çıkarıp sivil bir şekilde insanların içine karışıyor. Bu kişiler yoldaki işaretleri yeni görmüş gibi yapıp kurala uyuyorlar ve arkasından da hiç sesini çıkarmadan otomatik olarak başka insanlar da uyguluyor.

Başka bir deney de kumsaldaki bir mağazada müşterilerin ayakkabılarını paspasa iyice silerek girmesinin istendiği bir yerde yapılıyor. Önce ne fırçayı ne de paspası önemseyen müşteriler, kapıda test amaçlı orada olan ve ayakkabısının altını fırçayla temizleyen birini görüyorlar ve sorgulamadan aynısını yapıyorlar.

Toplumsal manada inandığımız tüm kurallar eğrisi doğrusu sorgulanmadan kabul ediliyor. Dayatmaya kalksanız hele ki çok hoş olmayacak bir üslup kullanarak birçok kişi kabul etmeyecektir.

Yine yapılan bir deneyde insanların yürüyen merdiven yerine normal merdiveni tercih etmeleri için bir tabela koyuluyor. Tabeladaki resimde bir kilolu ve bir zayıf insan resmi var. Zayıf olan normal merdiven tarafındayken kilolu olan yürüyen merdiven tarafında. Az sayıda insan bu tabeladan sabit merdivene yöneliyor ama çoğu kızıp ya da umursamayıp yürüyen merdivene gidiyor. Daha sonra sabit merdiven sprey boyalarla boyanıp ilgi çekici hale getiriliyor. Sonra da ses sensörleri koyuluyor. Her bir basamaktaki ses sensörü beatbox müziği tarzında bir ritim veriyor. Beatbox; hiçbir enstrüman kullanmadan yalnızca ağız ve nadiren de ellerin yardımı ile müzik ya da ritim oluşturmaktadır. İnsanlar bunu fark edince merdiveni kullanıyor hatta birkaç kez inip çıkıyor. Sağlıklı yaşam için kullanılması istenen merdiven zevkli bir hale getirilerek kullandırılıyor.

Kimseye dayatma yapmadan, eğlenceli, haz alacakları bir yolla ya da gene dayatma yapmadan sadece örnek olarak kitleleri yönlendirebilirsiniz. Örnek olabilmek her zaman çok önemlidir. Bir şey anlatmak istiyorsanız bunu sözden ziyade yaşamamız çok daha etkili olacaktır. Şimdilerde topluma bir şey empoze edilmek istenildiği zaman hazlar hedef seçiliyor. Bir şey kötülenmek istendiğinde o şey kötü değilse acayip bir şekilde manipüle ediliyor. Algılar birkaç insanın modellendirilmesiyle doğru oymuş ve herkes aynı fikirdeymiş gibi yönlendirilebiliyor. Bunun ön ayağı tabi medya oluyor ve buna bağlı sosyal ağlar.

Her şey o kadar hızlı ilerliyor ki ölçü neydi, neyi referans almalı demeden gözümüzün önündeki telefon ekranından akıp giden bir sürü fotoğraflarla ani duygu değişimleri yaşayıp zamanla algısızlaşıyoruz.

Bu kadar çok bilgi akışıyla beynimiz yoruluyor ve artık hiçbir şeyi anlamıyor ya da anlayamayacak ve yetişemeyecek gibi bir baskı oluşuyor ve bu durum bizim pasifize olmamıza sebep oluyor. Toplumsal durumlara pasif, sadece kendi sorunları ve ilgisini çeken şeyler üzerinde durur hale geliyoruz. İletişim çağındaki iletişimsizlik…

Algıların normale dönebilmesi için birincisi sağlam bir kişilik, ikincisi referans aldığımız doğru ölçülerimiz, üçüncüsü de daha sade bir hayat gerekli. Belki böyle bir dönme de zor diyebilirsiniz. Ancak özgürlüklerin çok anıldığı bu çağ kadar kısıtlayan, düşüncelerini kısıtlayan bir dönem var mı? Biz özgür hissetmeden algılarımızı nasıl değiştiririz, nasıl sorgularız?

Kendi özümüze dönüp kendi dünyamızı keşfedip, bir fabrikadan çıkmışçasına girdiğimiz davranış kalıplarından sıyrılıp bize istediğinde dünyayı karanlık, istediğinde tozpembe gösteren, çok şey yapıyormuş gibi hissettirip hiçbir şey yaptırmayan kurgulanmış algımızdan kurtulma vakti. Orijinal düşünme vakti.

Eğrisiyle, doğrusuyla, güzelliğiyle, çirkinliğiyle her şeyiyle kendi dünyamızda gördüklerimizle yüzleşebildiğimiz zaman, baş edebilme gücünü kendimizde gördüğümüzde, güçlü olduğumuzda algılarımız değişmeye başlıyor demektir. Algılarımızı kontrol ediyor olmamız -ki tamamen olmaz- acıyı yerinde, mutluluğu yerinde yaşamamızı sağlayacak. Evet, biz dünyaya nasıl bakıyorsak öyle olacak.

Hani bir hadiste “Ben kulumun zannı üzereyim. Beni nasıl tanırsa öyle muamele ederim.” buyruluyor. Efendimiz’in yaşadığı ve aktardığı bu bilgi tüm hayatımıza bakışımızın da nasıl olması gerektiğini anlatıyor. Evet, acılar, dertler hep olacak ancak biz sıkıntı yaptığımız kadar olacak. Aslında hayata bakışımız Allah’a (c.c.) bakışımızdır. Sürekli olumsuzlukları düşünmek Allah’ın bize olumsuz baktığını, bizi sürekli cezalandırmak istediğini düşünmek değil midir? Böyle bir yaratıcı anlayışı olabilir mi? İmtihanlar çetin de olsa sebebini düşünmek gerekir. Bu hep iyi düşün iyi olsun demek değil, kötü olduğunda da iyi düşünmeye çalış, sebebini düşünmeye çalış. Bizim böyle düşünmeyişimizin sebebi kendimizce içimizde karar vermemiz ve “Allah beni sevmiyor.” dememizden geçiyor aslında. Çünkü biz sevmekten kaçıyoruz. Mücadele etmekten, kendi sorumluluğumuzu almaktan kaçıyoruz. Faturayı kesip keyfimize bakmak daha kolay geliyor ya da yaşadıklarımız geçse bile hazmedemediğimizden içsel bir isyanla Allah (hâşâ) yokmuş gibi davranıyoruz ki buna da kibir deniyor.

Allah kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez… Güzel bir dönüşle Allah’a dönmek dileğiyle… Samimiyetle kalın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.