Ana sayfa - Arşiv - Algı-Kültür Farklılıkları ve Sosyal İlişkilerimiz / Uzman Psikolog Tuğba Demiröz

Algı-Kültür Farklılıkları ve Sosyal İlişkilerimiz / Uzman Psikolog Tuğba Demiröz

Sosyal hayatta iletişim hâlinde olduğumuz farklı yapıdaki insanlarla bir aradayız. Hayatta iletişim kurduğumuz insanlar arasında karşımıza nasıl bir skala çıkıyor?

Sosyal hayatta her bir insan ayrı bir yelpazede yerini alır. Yani ne kadar insan, o kadar farklı bakış açısı; ne kadar insan, o kadar algı çeşitliliği. Her insanın algısı, içine doğduğu kültürden, içine doğduğu aileden, biyolojik durumundan, doğuştan getirdiği özelliklerden ve birçok sebepten dolayı farklı farklı gelişir; yani herkes nevi şahsına münhasırdır diyebiliriz.

İnsan karmaşık bir bütün. Örneğin, bedeninin bir uzvunun özürlü doğması ya da kişinin belli bir kültüre sahip bir çevrede doğması veya annesiz ya da babasız dünyaya gelmesi ya da ebeveynin ilgili ya da ilgisiz olması veya evde uyuşturucu kullanan insanların olması… Düşünün, her birimizin aile örüntüleri içine doğduğu kültür farklı olduğu için, bunlar doğuştan itibaren bizim öncelikle “benlik algımızı”, daha sonra da diğer insanları algılamayı; yani “öteki algımızı” etkiliyor ve bunların hepsi bizim aslında dünyaya nasıl baktığımızı, karşılaştığımız olayları nasıl yönettiğimizi, olayları nasıl algıladığımızı gösteriyor.

Toplumdaki bu farklı yapıdaki insan çeşitliliğine nasıl yaklaşmak gerekir; neye göre dezavantaj, neye göre avantaj olur?

Şu algı hatasını yapmamamız gerekir: Hani, “kişinin herkesi kendisi gibi bilmesi”. Eğer karşımızdaki insanları kendimiz gibi bilirsek, kendimize koyduğumuz sınırlar neyse, mesela hayata dair “-meli, -malı”larımız varsa veya mükemmeliyetçi yapımız varsa, “Şöyle olmalıyım, şunu başarmalıyım, bunu yapmalıyım, öğrenci dediğin böyle davranmalı, şu notu almalı gibi.” Kendimize koyduğumuz o kıstasları çevremizden de bekler hâle geliriz. Beklediğimizde de ne olur? Eğer çevremiz bunu karşılıyorsa, evet, o insanlarla iyi bir iletişim sürdürmeye devam ederiz. Fakat çevremizde, bizim kendimize koyduğumuz kıstasları göremiyorsak, işte o zaman çevremize öfke duymaya başlarız veya kendimizi suiistimal ediliyor gibi hissetmeye başlarız. Bunların hepsinin kökeninde bizim algılarımız yatıyor. Burada vurgulamak istediğim şey, algılarımızın biricikliği, herkesin algılarının kendine has olduğu ve insanların birbiriyle iletişim kurarken, karşısındakinin bakış açısının farklı olabileceğini muhakkak göz önünde bulundurması gerektiği. Hepimiz farklı açılardan baktığımız için tartışıyoruz.

Algı ve kültür farklılıklarıyla nasıl uzlaşmak gerekiyor?

Öncelikle diğer insanları doğru dinleyip dinlemediğimizi fark etmemiz lazım. “Dinlemek bir sanattır” derler ya, gerçekten bu çok doğru. Her insan dinlemeyi bilmez. Kimi taraflı dinler, kimisi açık aramak için dinler, kimi karşısındakini test etmek için dinler, kimisi öğrenmek için dinler, kimisi de gerçekten karşımdaki bana tam olarak ne mesaj iletmeye çalışıyor diye, bu gözle ya da bu kulakla dinler.

Önce bunu test edeceğiz; “Ben karşımdaki insanı doğru mu dinliyorum?” Doğru dinliyorsam nötr olmam gerekir; çünkü doğru dinlediğim insanı nötr, duygularımdan ve aklımdaki sorulardan, sorunlardan ayrı olarak, sadece anlamak maksatlı, mesajı bana tam geçsin diye dinlerim, sağlıklı bir kulakla dinlerim. Buna biz psikolojide “dört kulak” diyoruz. İki kulaklıyız, ama insanların dört kulaklı olduklarını hayal edelim. Bu kulaklarımızın birer adı var ve ayrı şeyler duyuyorlar. Kulaklarımızın isimleri “içerik kulağı”, “kişi kulağı”, “ilişki kulağı” ve “yaptırım kulağı”. Bu dört kulak da konuşurken ya da yaşantı içinde davranırken farklı şeyler duyuyorlar. Bu kulakların illa sözel olarak bir şey duymasına da gerek yok. Örneğin, sana sırtımı dönüyorum, kulaklar çalışmaya başlıyor. İçimiz konuşmaya başlıyor; “Bana küstü mü, bir şeye mi darıldı, bir şeye mi alındı?”

Şimdi her bir kulağın ne duyduğuna bakalım. İçerik kulağının duyduğu şey şu: “Söylediği tam olarak nedir?” Kişi kulağı şunu duyuyor: “O nasıl biri, o kim, iyi biri mi, kötü biri mi, cana yakın mı, ketum mu?” Ötekine dair özellikler yakalamaya çalışan kulağımız. İlişki kulağı, “Aramızda nasıl bir ilişki var, dost muyuz, düşman mıyız, yakın mıyız, uzak mıyız?” bunları duyuyor. Yaptırım kulağı, “Şimdi bana bunu niye dedi, ne düşünmemi istiyor, ne yapmamı istiyor, ne dememi istiyor?” diye duyar.

Birlikte minik bir çalışma yapalım. Mesela, araba kullanıyorsun ve çalıştığın yerden bir arkadaşın arabana ilk kez bindi. Yolda giderken sana diyor ki: “Ayşe! Sağdaki arabaya dikkat et! Yeşil yandı, kırmızı yandı. Ayşe! Soldaki arabaya dikkat et. Ayşe! Yeşil yandı, sarı yandı…” Bunu sürekli söylüyor. Ne yaşamaya başlarsın? İçinden geçen düşünceler de neler olur, o sırada düşüncelerin neler diyor?

-Öfkelenirim, niye sürekli söylüyor ki ben görmüyor muyum?

İçerik kulağı ne diyor sana? Ne dedi tarafsız nötr bakan kulakla dinle.

-Kırmızının yandığına dikkat etmem gerektiğini söyledi, sağdaki arabaya dikkat etmem gerektiğini söyledi, yeşil yandığını söyledi.

-O halde söyledikleri öfkelenilecek şeyler mi?

Doğru dinlersek, yani içerik kulağıyla dinlersek doğru duyarız; ama diğer kulaklar otomatik olarak beynimizin işleyişinden dolayı devreye girdiği için öfkelenmeye başlıyoruz, çünkü diğer üç kulakla başka başka şeyler duyuyoruz. “Acaba araba kullanmamı beğenmedi mi?” “Ehliyeti kasaptan mı aldın!” demek istiyor? “Direksiyondan kalk, ben süreyim.” mi demek istiyor ya da bir an önce arabamdan inmek mi istiyor? Beynimin içinde bir sürü düşünceler gelişmeye başladı. Çünkü anlam atfediyoruz ve atfetdiğimiz bu anlamlar doğru mu yanlış mı bilmiyoruz, ama doğruymuş gibi hissediyoruz. Bu durumda atıf kulaklarımızdan gelen duyuşları karşı tarafa nasıl aktardığımız önem kazanıyor. Doğrudan duyduğum şekilde aktarırsam arabaya fren yaptırıp “in aşağı” diye bağırıp onu yolun ortasında indirebilirim veya başka bir kaba davranışta bulunabilirim. Ama ya doğru duymadıysa kulaklarım, ya gerçekten düşündüklerim yanlışsa, o durumda karşı taraf neye uğradığını şaşıracak ve muhtemelen hakkımda “Deli midir nedir ne oldu da bana bağırıp beni arabadan attı?” diye düşünecek ya da onu gideceği yere kadar bırakırım; fakat içimde suizanlarla, öfkeyle yaparım bunu. Ne yapacağız peki, atıf kulaklarımız devreye girdiğinde ne yapmalıyız, doğru davranış nedir?

Duyduklarımızı karşı tarafa nasıl aktaracağız? Karşı tarafa doğru dinlediğimi göstermek için yapmam gereken şey şu: “Önce durumu tanımlayacağım.” Durumu tanımlayalım. Durum ne? Arabaya bindiğinden beri bana sıklıkla sağdaki soldaki arabalara dikkat etmem gerektiğini, yeşilin ya da kırmızının yandığını söylediğini duyuyorum. Durumu olduğu gibi tanımladım. Sonraki adımda atıf kulaklarımızdan gelen bilgileri “ben diliyle” aktaracağız. “Bu bana, ehliyeti kasaptan aldığımı, benim dikkatsiz bir sürücü olduğumu, senin rahat etmediğini ve arabandan inmek istediğini düşündürttü. Doğru mu düşünüyorum?” diye sorarım. Karşı taraftan iki tür cevap alacağım; ya “Evet, doğru düşünüyorsun, aynen dediğin gibi.” ya da “Çok özür dilerim. Sana bunları düşündürttüğüm için lâf olsun diye konuşuyordum, bunları düşündürttüysem özür dilerim niyetim bu asla olmaz.” diyebilir ya da kapalı iletişimi seçip, söylenenler egosuna dokunduğu için ters bir cevap da verebilir. İnsanız sonuçta.

Doğru yaklaşım biçimi veya diğer kulakların devreye girerek algıların, önyargıların ortaya çıkması, bu iki durum bizi nasıl etkiler? Yani süreç açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Hepimizin başına hayatta zor olaylar geliyor. Acı olaylar, acı deneyimler hepimiz yaşıyoruz. Acının kendisi bizi hastalandırmıyor ya da acının kendisi bizi depresyona itmiyor. Acı, hayat içinde hep var; fakat bizim acıya yaklaşımımız işte bu nokta çok önemli. Bazıları yaşadıkları acılardan ders alarak çıkıyor; çünkü onun inandığı şey, “Ben acılarımdan ders alacağım. Tünelin sonunda muhakkak bir ışık var. Eninde sonunda refaha, feraha çıkacağım. O hataları tekrarlamayacağım.” şeklindeyken, bazıları da dünyayı artık o acıyla algılar oluyor. Yaşadığı deneyim tüm algılarını çarpıtıyor. Diyelim, bir öğrenci bir dersten çalıştığı hâlde beklediği notu alamadı, “Ben bu dersten anlamıyorum.” diye direkt sonuca varıyor ve bir yargı veriyor. Beklediği not 90’dı, aldığı not 60 diyelim; 60 kısmını görmüyor, “Ben bu dersten anlamıyorum.” diyor. Toptan hepsini karaladı. Bir ev kadını düşünün; her gün düzenli ve güzel yemek yapıyor, fakat bir gün pilavını yaktı. “Ben beceriksizin tekiyim, başaramıyorum.” Yine bir ev kadını düşünün; evinde misafir ağırlayacak, ama yapısı mükemmeliyetçi, her şey dört dörtlük olsun istiyor, ona göre hazırlık yapıyor, fakat çay servisini yaparken ayağı takılıyor ve düşüyor. Tüm misafirler her şeyden memnun, güzel bir gün geçiriyorlar; ama onun takıldığı tek yer, “Çayları devirdim, rezil oldum.” şeklinde. Oysa hayat içinde her şey bizim için, hatalar da bizim için. Olabilir deyip geçmek. Eğer bu hata gerçekten düzeltilebilecek bir şeyse, kaza değilse, bir dahaki sefer buna dikkat ederim ya da düzeltmeye çalışırım demek. Bunlar tamamen bizim inançlarımızla, temelde neye inandığımızla, yanlış şemalarımızla ilgili. Dünyayı şemalarımızla algılıyoruz.

Bu şemalar nasıl oluşuyor, nasıl gelişiyor?

Bebekliğimizden itibaren gelişmeye başlıyor. Doğduğumuz andan itibaren, henüz insanları, duyguları, kelimeleri, hiçbir şeyi tanımıyoruz ve tanımaya başlıyoruz. Ama hepimizin bir mizacı ve karakteri daha doğuştan var, nasıl olacağımız üç aşağı beş yukarı belli; fakat her birimiz farklı çevrelerin, farklı ailelerin içinde doğuyoruz. Şema demek ne demek? Mesela, bir çocuk düşünün, masada yemek yiyorlar. Evde sıklıkla söylenilen şey, “Hadi, masaya geçiyoruz, yemeğimizi yiyoruz.” Ona masa deniliyor; kare, tek ayaklı. Ama sonra başka bir evde yine, “Hadi, masaya oturalım.” deniliyor. O da dikdörtgen, dört ayaklı. Başka bir evde yine “Masaya oturalım.” deniliyor. O da yuvarlak ve üçayaklı masa. Çocuk her birinin masa olduğunu biliyor, yani artık zihninde bir masa şeması oluşuyor. Bu, beynimizin bize tasarrufu aslında. Tek tek dünyadaki bütün masaları görüp “Bu da masaymış, bu da masaymış…” dememize gerek yok. Birkaç masa örneğinden onun masa olduğunu öğreniyoruz, birkaç kadın örneğinden anne kavramını öğreniyoruz, birkaç erkek örneğinden baba ya da amca kavramını öğreniyoruz. Bebekler önce bütün gördüğü erkeklere baba der, sonra zamanla ayırt etmeyi öğrenir; bir tanesi baba, diğerleri amca. Şemalar böyle oluşuyor.

Tabii, insan davranışlarını etkileyen şemalar nesne bilgisi şemaları değil. Bizim davranışlarımızı etkileyen şemalar, diyelim ki, küçüklüğümüzden itibaren eleştiriliyoruz veya engelleniyoruz. “Dur! Düşeceksin. Koşma! Bak, terleyeceksin, hasta olacaksın. Yapma!” Özerk hareket etmesine engel olunuyor ya da çocuğun yerine, birtakım şeyleri o yorulmasın diye bizim yapmaya çalışmamız, onun zihninde zamanla şu şemayı oluşturuyor: “Ben niye yetersizim? Hiçbir şeyi tek başıma yapamıyorum.” Yetersizlik şeması oluşuyor. “Ben bu işi yapmaya elverişli değilim, ben kusurluyum, bir türlü düzgün yazamıyorum.” Kusurluluk şeması oluşuyor. Baba bir yere haber vermeden gidiyor, birkaç gün dönmüyor -iş seyahati olabilir- anne bak babamızı çok üzdünüz o da gelmiyor gördünüz mü, diyor terk edilme şeması oluşuyor. Sonra da otomatik olarak bu şemalar bizim temel düşüncelerimiz hâline geliyorlar ve hayatımızı etkilemeye devam ediyorlar.

Diyelim ki, bir insanın çocukluğunda ayrılık şeması oturdu. Karşılaştığı her arkadaşı veya ileriki yaşlarda kurduğu evlilik ilişkilerinde her zaman terk edileceğine inanacak ve kendisi terk edilmemek için saçını süpürge etmeye başlayacak. Fakat bir taraftan da karşı tarafa sürekli şu mesajı verecek: “Zaten sen de beni bırakıp gitmeyecek misin? Zaten hiç kimseye güven olmaz. Bir gün sen de beni bırakırsın.” Sürekli bu mesajı verir. Kendisi karşı taraf için kendisini feda ettiği için, aynı davranışı ondan da bekler. “Bak, ben senin için her şeyi yapıyorum, sen benim için hiçbir şey yapmıyorsun. Sen bana değer vermiyorsun.” Bu da değersizlik şeması. Şemalarımız bu şekilde oluşuyor ve sonraki hayatlarımızı tamamen onlar yönetir. Bu sebeple otomatik davranışlarımızın kökenlerini tanımakta, şemalarımız hakkında bilgi sahibi olmakta yarar var.

Obsesif kompülsif (takıntı) bozukluk, düşünce boyutunda da oluyor mu? Hayatı nasıl etkiliyor? Neler önerirsiniz?

Oluyor. “Ya olursa” diye düşünen, bir şeyler olmasın diye baştan önlem almaya çalışan garantici insanlar genellikle. Aynı zamanda onay beklentileri yüksek. Çevrenin onun için ne dediği ne düşündüğü çok önemli obsesif kompülsif kişiler için. Bu da yine yetişme tarzıyla da ilgili. “Aman, evi toplayın yavrum. Bak, bir yerden biri gelir, sizi kınar.” Bunun için ev toplanıyor, ailenin rahatı için değil. “Bak, başkası ne der? Dışarıda şunu yapmayın. Şu kötü alışkanlığınız olmasın; el âlem ne söyler.” gibi hep dış odaklı çocuk büyütüldüğü için, kendisinin de yapısal olarak sevgi dili onay olduğu için, ben o onayı alacağım diye birçok davranışını kontrollü yapar hale geliyor, eksiksiz, kusursuz yapmaya çalışıyor. Böyle böyle derken; beyin doğal olarak ya birtakım düşüncelere saplanmaya veya davranışlara saplanmaya başlıyor. Temizlik takıntısı gibi veya yatağın kenarına sekiz kere vurmadan uyuyamamak gibi veya çarşafı kırışmasın diye hazır ol vaziyetinde sabaha kadar durmak gibi çeşitli davranış problemlerine dönüşüyor.

Hepsinin özünde yatan şey şu: Kişinin kendisini dürüstçe ifade edememesi, özellikle negatif duygularını sağlıklı yollarla ifade edememesi -öfke, hayal kırıklığı, utanç, nefret, kızgınlık…- sonuçta içinde kalan ukdeler, saplantı düşünce ya da davranışlara sebebiyet veriyor. Ama bu insanlar gerçekten hiçbir yerde kendini dürüstçe ifade edemiyorlar. Yani “Şu yaptığın beni kırdı.” bile demiyorlar, içlerinden konuşuyorlar, içlerinde yaşıyorlar; ama karşı tarafa bir şey söylemiyorlar. Söylemedikleri müddetçe de o tarz problemlerle uğraşırlar. Allah’ın izniyle ne zamanki söylemeye başlarlar, o zaman durumları da düzelmeye başlar.

Özellikle evlilikte kişi bambaşka bir ailenin içerisine dâhil oluyor ve orada ciddi iletişim kazaları söz konusu olabiliyor. Bu iletişim kazalarını önlemek için burada kendimizi ifade ederken, duygu-mantık dengesini nasıl kurmalıyız?

İnsan 4 şeyin bütünü; duygu, düşünce, beden ve ruhun. Bunların hepsi aslında ayrı çalışan fakat birbirini etkileyen yapılar. Mesela ayrı çalışmasına örnek olarak Allah inancını verebiliriz. Allah inancını biz kalben, duyguyla anlayabiliyoruz; akılla anlamamız ise çok zor. Aynı şekilde, ilişkilerde de duygularımız farklı, aklımız farklı çalışabilir. Ama bu yapılar birbirlerini etkiliyorlar. Öfkelendiğimiz zaman, öfke duygusu düşüncelerimizi de karmakarışık edebilir. Açken yanlış anlamalar çoğalır. Bunalımda bir kişiyi sinemaya götürmek isteseniz gelmez. “İnsan, duygu-düşünce-akıl ve ruh dengedeyse sağlıklıdır.” Yapılardan biri kötü olsa diğerleri de etkilenir. Merkezinde olan insan bu 4 yapının farkında olan insandır. Diğer kişilerle iletişim kurduğunda duygularının, düşüncelerinin, bedeninde neler olup bittiğinin, ruhunun farkındadır. Öfkelendiği zaman bunu fark eder ve merkezinde kalıp, “Söylediğin şey beni çok öfkelendirdi.” der. Bu, öfkemizi ağlayarak, bağırarak, eşyalara zarar vererek ifade etmemizden çok daha sağlıklıdır; çünkü o zaman öfkelendiğimizi söylemiş oluyoruz, diğer türlü göstermiş oluyoruz. Fakat neye öfkelendiğimizi karşı taraf bilmiyor ya da kendi iç dünyasında gördüğü kadarıyla kendi yordamına göre bir açıklama yapıyor. Ama mesajı doğru mu ilettik, yanlış mı ilettik, bundan bihaberiz. Doğru mesajı ilettiğimizi anlamak için duygusal birtakım şeylere girdiğimizde, mesela, “Şu an senden bunları duymak beni gerçekten çok kırdı ve bu bana şunları düşündürtüyor. Doğru mu düşünüyorum, bilmiyorum ama tamamen yaşadığım şey bu. Şu an çok üzgünüm.” demek ayrıdır, bir köşeye çekilip ağlamak ayrıdır. Kimi insan vardır, ağlayanın yanına gider, destek olmaya çalışır; kimi vardır, ağlayanı tamamen yalnız bırakır. Farz edin, ben yalnız bırakılmak isteyen bir ağlayanım, karşımdaki de ağlayana gelen birisi. “Beni ağlarken bile rahat bırakmıyor.” derim ya da tam tersi, ağlarken ilgiye ihtiyaç duydum, ama karşımdaki ilgisiz kalsın, “Bak, yanıma bile gelmiyor.” diye düşünürüm. Oysa onun mantalitesinde de “Ağlasın, içini boşaltsın, sonra konuşuruz.” olabilir. Ama bunların her birine bizler farklı anlamlar yüklediğimiz için -iletişim kulakları yine bunlar- farklı atıflarda bulunduğumuz için, “Beni yalnız bıraktı. Bak, oralı bile olmadı, ağlamam bile onu ilgilendirmiyor.” şeklinde bir yorum çıkartabiliriz. Oysa diğer insan, “Bir sakinleşsin. Zaten ağlarken iletişim kuramayacağız.” diye düşünüyor belki. Bunu da bilmiyoruz. Mesela, taraflardan biri daha kırılgan bir yapıda olup “Demek beni böyle anladın. İyi, sen bilirsin.” deyip, çekilip, iç dünyasında kızgınlaşabilir. Açık iletişim yanlısı olan tarafın, “Bana kırıldığınızı görüyorum, farkındayım; ama sizi kırmak gibi bir niyetim yok. Niyetim şudur, şudur. Daha iyi, daha candan bir iletişim kuralım istiyorum, onun için konuşmaya gayret ediyorum.” şeklinde izah etmesi gerekiyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.