Ana sayfa - Manşet - Afrika’ya Gidince Elimdekilerin Kıymetini Daha İyi Anladım / Dr. Serhat Onur

Afrika’ya Gidince Elimdekilerin Kıymetini Daha İyi Anladım / Dr. Serhat Onur

Sizi tanıyabilir miyiz?

1991’den beri hekimlik yapıyorum. 85’te tıp fakültesine girdim. 1991 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra, Batman SSK Hastanesinde 1,5 yıl mecburi hizmet yaptım. Sonra İstanbul’da Haydarpaşa Numune Hastanesi Üroloji uzmanlığı sınavını kazandıktan sonra buraya başladık. 1997’de üroloji uzmanı olarak mezun olduk. Daha sonra Sultanbeyli, arkasından Validebağ Devlet Hastanesinde yaklaşık 22 yıldan beri üroloji uzmanlığı yapıyorum. Allah’a şükür, meslekte de 27. senemiz. Bundan sonraki aşamada da, 2008 yılından beri -11 yıl olmuş- hayatımda ikinci bir dönem başladı, o da Afrika’yla tanışmak oldu.

Afrika’da güzel bir hizmetiniz var. Bu yaptığınız anlamlı hizmet, Afrika’da hangi ülkelere yönelik. Ülkelerin ekonomik, sosyal şartlarından bahseder misiniz?

Afrika’da şu ana kadar 16 kez Nijer’e gitmek nasip oldu, 2 kez Uganda’ya gittik, 1 kez Etiyopya, 1 kez Mali, 2 kez Çat. Tabii, en fazla bildiğimiz yer Nijer. Şu anda Afrika’ya giderek orada sadece çalışmıyorum, onun dışında akademik çalışmalar da yapmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Afrika’yla ilgili bazı yayın organlarına yazılar yazıyor, araştırmalar yapıyoruz. Bizim böyle bir seyahat merakımız da var. Şu ana kadar 90’ın üzerinde ülke gezdik. 2008’de arkadaşlar “Afrika’ya gidiyoruz” deyince de, yine böyle içimizdeki gezme ateşi, seyyahlık ateşi yandı. Afrika’ya giderken ön planda gezmek vardı; sefer yaparız, orada gezip tozarız, bu arada birkaç tane ameliyat yapıp geliriz diye düşündüm. Ama tabii, Allah sana bir kapı açtığı zaman, önce aralıyor biraz. Sen, o aralıktan bazı şeyleri göremiyorsun. Hafif aralık oluyor, oradan bir ışık sızıyor, sen o ışığı başka bir şey zannediyorsun ama kapı tamamen açıldığında, orada bir umman var, onu görüyorsun. Afrika gerçekten bir derya bizim için ve manevî dünyamıza çok şey kattı. Sadece maddi dünyamıza değil, manevî dünyamıza gerçekten faydası oldu.

Nijer fakir ülkeler sıralamasında her zaman ilk 10’a giren bir ülke. Kişi başı gelir açısından, sosyal gelişmişlik açısından bazen 3. oluyor, bazen 2. oluyor, bazen 5. oluyor. Gittiğimiz yerler de genelde Afrika’nın en fakir bölgeleri ve fakir ülkelerin de en fakir bölgesine gidiyoruz. Mesela Nijer, Afrika’nın en fakir ülkesi, bizim gittiğimiz bölgeler de fakir bölgenin en fakir bölgesi ve hastaneler çok bakımsız. Örneğin, çalıştığımız yer, yaklaşık iki hastaneyle beraber 1 milyon nüfusa bakıyor. Toplamda 4 tane doktor var. O 4 doktordan sadece 2 tanesinin ameliyat yapma yetkisi var, onlar da basit ameliyatlar yapabiliyorlar. Bazıları fıtık yapıyor, bazıları testisle ilgili su toplaması ameliyatını yapıyor, bazıları da biraz doğum yaptırabiliyorlar, o kadar. Düşünün, 1 milyon kişiye bakıyor ve alan genişliği de devasa. Bazı insanlar, hastaneye ulaşabilmek için uzun yollar kat etmek zorunda. Bu tür bölgelere, bazen 3 ayda bir, bazen 6 ayda bir gidiyoruz, bazen senede bir gidiyoruz. Yani burada yaptığımız programlar, aldığımız izinler ancak bu sıklıkla gitmemize izin veriyor. Çünkü Afrika’ya gitmek demek bürokrasi demek, Afrika’ya gitmek demek çok büyük bir hazırlık demek. Afrika’ya gitmek için en az bir 90 kalem bürokratik işlem var. Ama tabii, oradaki zorluklar bizi yıldırmıyor. Bürokratik engeller, maddi zorluklar, hiçbirisi bizi yıldırmıyor. Zaten yıldırsa bu işi yapamazsınız. Örneğin, en son Uganda’ya bir seyahatimiz olacaktı, her şeyi hazırladık; fakat tekrar bizden belge istediler. O belgeleri de verdik, en son bir evrak daha istediler. İstedikleri evrak şu: “Sizinle beraber seyahat yapacak doktorlar bize 400’er dolar vermek zorunda.” Yani biz Uganda’ya gidiyoruz, oradaki insanlara yardım edeceğiz; fakat oradaki Sağlık Bakanlığı bizden 400 dolar para istiyor. Niye istediklerini biliyoruz zaten, yani oraya girmen için teferruat. Daha önce de böyle şeyler başımıza geldi, bir şekilde aşmıştık; fakat bunu aşamayınca, biz de seyahati iptal ettik. Afrika böyle zor bir coğrafya, her şeyiyle zor. İnsanı zor, coğrafyası zor, ekonomisi zor, zor zor zor… Ama biz, o zorlukları kolay yapmak için neler yapabiliriz, onu düşünüyoruz. Yılmak yok. Yılarsanız, oradaki insanlar çok şey kaybediyor. Elimizden geldiğince de etrafımızı bu konuda şevklendirmeye çalışıyoruz. Çünkü bu tür faaliyetlere gönüllü bulmak da çok zor. Şu anda mesela Türkiye’de 150 bin doktor var; inanın, bu işler en fazla 100 doktorla yürüyordur. Her seyahate genelde aynı arkadaşlarla gidiyoruz. Çok arıyoruz ama maalesef gidecek kimseyi bulamıyoruz.

Orada, sağlık anlamında ne tür vakalara nasıl merhem oluyorsunuz?

Tabii, gittiğimiz yerdeki hastanenin şartları da önemli. Bazı yerlere gidiyoruz, altyapı çok kötü, ameliyathanede klima yok, ameliyathanede ameliyat masası çalışmıyor, lambası çalışmıyor. İlk gittiğimiz zamanlarda, kafamıza madencilerin taktıkları lambaları takıp ameliyat yapıyorduk. Klima çalışmıyor. Ameliyathane ortamının steril olması lazım, klima olması lazım, belli bir sıcaklıkta olması lazım; bunlar çalışmıyor. Tabii, çok zorluk çekiyorsunuz. Vaka olarak da, öncelikle ayırıyoruz. Bir göz grubumuz var; göz grubu genelde katarakt ameliyatları yapıyor ve her seyahatimizde 700-800 civarında katarakt ameliyatı yapılıyor. Her seyahatimiz ortalama 15 gün sürüyor. Bunun 4-5 günü yolculukla geçiyor, diğer 10 gün net çalışıyoruz. Yani 10 günde 700-800 civarında katarakt ameliyatı, 10 günde ortalama 300 civarında cerrahi ameliyat, 10 bin civarında hasta muayenesi, 2 bin civarında diş muayenesi. Bir de cerrahi grup var; cerrahi grupta da ameliyathanenin şartlarına göre, oranın şartlarına göre değişiyor, ülkeye göre değişiyor. Mesela, Nijer’de en çok yaptığımız ameliyatlar genelde fıtık ameliyatları, testisle ilgili ameliyatlar, mesane taşı ameliyatları. Onun dışında, kadın doğumla ilgili rahim sarkması ameliyatlarını çok yapıyoruz. Çocuklarla ilgili olarak penis ve testis ameliyatlarını bolca yapıyoruz.

Bazen de eğitim amacıyla gidiyoruz. Mesela, en son bir ekibimiz Nijer’in bir bölgesine gitti. Orada da sadece laparoskopi ameliyatları yapıldı, safra kesesi ameliyatları yapıldı. Eğitim amacıyla gidiyorsunuz, biraz daha üst düzey ameliyatlar yapılıyor, daha az ameliyat yapılıyor. Ama sırf oradaki insanların hastalıklarını çözelim derseniz daha çok ameliyat yapılıyor. Tüm cihazlarımızı, sağlıkla ilgili tüm aletlerimizi buradan götürüyoruz, bütün ilaçlarımızı buradan götürüyoruz, ameliyatlarda kullanacağımız malzemeleri buradan götürüyoruz. Dolayısıyla her seyahatte ortalama 2-3 ton sağlık malzemesiyle gidiyoruz gittiğimiz yerlere.

Hangi tıbbi şartlarda hizmet veriyorsunuz?

Sonuçta, ameliyathane yok, ameliyathane dedikleri bir yer var. Örneğin, Uganda’da yaptığımız ameliyatlarda klima çalışmıyor, ışıklar çalışmıyor, jeneratör de çalışmıyor. Kafa lambalarını taktık, kafa lambalarını takmamızla beraber pencereleri mecburen açmak zorunda kaldık, oradaki haşeratın hepsi bizim ameliyat masasına doldu. Yani ne yapacaksın, ameliyatı mı bırakacaksın, bir yandan onları temizliyorsun, bir yandan ameliyata devam ediyorsun. Ameliyatı yapıyorsun, ameliyattan sonra hastanın yatacağı yatak yok, yerlerde yatırıyorsun hastaları. Çok ibtidaî şartlarda da çalışıyoruz. Türkiye’deki şartlarla kıyaslanamaz. Oradaki şartlarda en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Bu demek değil ki, oradaki hastaları çok kötü şartlarda ameliyat ediyoruz; öyle değil. Mesela gözde, benim hastanemde olmayan cihaz bizim oradaki ameliyathanemizde var. Oradaki cihazları hem dernekler vasıtasıyla hem de TİKA vasıtasıyla aldık, oraya yerleştirdik. Biz gittiğimiz zaman aletleri açıyoruz, çünkü 6 ayda bir gidiyoruz. Orada kullanıyoruz, sonra tekrar kapatıyoruz; çünkü orada aletleri kullanabilecek doktor da yok. Örneğin, Nijer’de şu anda sadece katarakt ameliyatı yapabilen 11 tane göz doktoru var. Türkiye’nin 1,5 katı yüzölçümü var, ameliyat yapabilen 11 tane göz doktoru var. Bizim gittiğimiz bölgelerde hiç doktor yok zaten. Dolayısıyla o aletleri kullanabilecek doktor da olmadığı için, sadece biz gittiğimiz zaman açıyoruz, ondan sonra tekrar onları kapatıyoruz.

Artı, her hastaya tek kullanımlık aletleri kullanıyoruz. Yine tek kullanımlık örtüler kullanıyoruz oradaki hastalara. Bir de şöyle bir algı oluyor ki, o da çok yanlış: “Oraya gidiyorsun, oradaki insanlara çok kötü şartlarda ameliyat yapıyorsun, ilgilenilmiyor…” gibi. Hiç öyle bir şey yok. İnanın, bizim buradaki hastanelerden daha steril çalışıyoruz, daha temiz çalışıyoruz. Demin bahsettiğim şeyler ekstrem örnekler ama zorluğunu söylemek için söyledim. Bir de sabah 08.00, akşam 21.00 çalışıyoruz, yani mesai kavramı yok. Bazen bir gün boyunca 1000 hasta bakıyoruz, en az 30-35 ameliyat yapıyoruz. Sabah kahvaltımızı yapıyoruz, hemen çıkıyoruz, arada bir öğle yemeği atıştırıyoruz, tekrar ameliyat yapıyoruz. Çünkü sizi 6 ay boyunca bekleyen hastalar var, daha önceki seferden kalmış ameliyat edemediğimiz hastalar var. Hemen onları sıraya koyuyoruz, onların organizasyonunu yapıyoruz ve her seferinde de mecburen geride hasta bırakıyoruz; çünkü yetişmiyor, imkânsız. Bir de o kadar yoğun çalışmaktan ekibin direnci düşüyor. Aramızda hastalananlar oluyor, o yoğun tempoya dayanamayanlar oluyor. Ama Allah razı olsun, bizim insanlarımız çok gani gönüllü, çok yardımsever ve merhamet duyguları çok üst düzeyde. O yüzden, o şartlarda dâhi, arkadaşlar elinde serumla ameliyatlara devam ediyorlar. Ben kendim hasta oldum, sıtma oldum, o şekilde 5-6 saat hiç durmadan ameliyat yaptım; çünkü sen orada ikinci plandasın. Orada ön planda olan oradaki insanlar, garibanlar. Onların yarasına merhem olmadan kendi yarana merhem olamazsın. Önce onların yarasına merhem olduk, sonra da kendimize olduk. Bizim klasik bir lâfımız var: “Biz, onlara bir şeyler vermeye gidiyoruz, ama hep onlardan bir şeyler alıyoruz.” Tamam, hastalıklarını iyileştirmeye çalışıyoruz; ama onların o mazlumluğu, onların o mütevazılığı, onların o saflığı, temizliği hep bize ilaç olmuştur, bizi daha şevklendirmiştir. O yorgun anlarınızda ufak bir Afrikalı çocuğun gelip sizin yanınıza sokulması, size bir gülücük atması, ameliyattan sonra elinize kolunuza sarılmaları bizim zaten en büyük ilacımız oluyor.

Yabancı bir ülkede yardım amaçlı sağlık hizmeti veriyorsunuz. Biraz buna da değindik aslında, ama oradaki idari mülki birimler size nasıl yardımcı oluyor? “Para istiyor” dediniz az önce.

Bir tanesi para istiyor mesela.

Yardımcı olanlar da var mı?

Hiç yardımcı olan yok. Burada nasıl beyaz Türkler varsa, orada da zenci görünümlü beyazlar var. Çünkü orada bir kast sistemi var; bir insanın babası bakansa, senin de ileriki yaşamında bakan olma ihtimalin çok yüksek. Baban genelkurmayda bir başkansa veya yüksek derecede bir askerse, senin de ileride o ülkede o konumlara gelme ihtimalin çok yüksek. Yani böyle bir babadan oğula geçme gibi bir sistem var. Kabilecilik sistemi de çok fazla, kabileler de çok fazla. Dolayısıyla bu insanlar biraz toplumdan uzak yaşıyorlar. Adam Nijer’de, bizim gittiğimiz bölgeyi hayatında görmemiş ve uzak yaşıyor, orada belirli bir alanda yaşıyor. Dolayısıyla bürokrasi kademelerinde bize bu seyahatler için izin verecek, bizim seyahatlerimizde muhatap olacağımız kesimler bunlar. En son olarak Etiyopya’ya gittik. Etiyopya şu anda Hristiyan bir idare ama eyalet sistemi var. Somali ve Afar eyaleti var, ikisi de yüzde yüze yakın Müslüman; fakat Afar’da Lupti Hastanesi var merkezde, o hastanede 3 tane uzman var, 3’ü de Hristiyan. Yüzde yüzü Müslüman bir eyalet burası, eyalet hastanesi var, 3 tane uzmanı var, 3’ü de Hristiyan, Müslüman yok. Niye; çünkü Müslümanların eğitim görme şansı biraz daha az ve onların üst düzey bir yerlere gelebilme şansı daha az. Uganda’ya gittiğimiz zaman, Hristiyanların yoğun olduğu bir bölgede hizmet verdik, ameliyatlar yaptık, muayeneler yaptık. Bir kadıncağız geldi, dua etti bize. “Sen niye dua ediyorsun?” dedim, “Ben Müslüman’ım. Şimdiye kadar hep Hristiyan doktorlar bana baktı ve Hristiyan komşum hep bana hava atardı, kibirle yürürdü. Şimdi siz geldiniz, onu muayene ettiniz. Artık sevinme sırası bende” dedi. Tabii, böyle bir karşılıklı nispete gerek yok, ama oradaki Müslümanların ezilmişliğini, oradaki Müslümanların genel durumunun ne kadar kötü olduğunu, eğitim alamadığını anlatmak için bunları söyledim. Bizim amacımız da sadece gidip orada insanları ameliyat etmek değil, oradaki bilinçlendirmeyi de yapmak gerekiyor.

Batı da bu bölgelerde misyoner faaliyetler sürdürüyor. Biz oraya gidiyoruz, on beşinci gün adam bulamıyoruz; onlar gidiyor 15 yıl kalıyor. Ailesini bırakıyor, çoluk çocuğunu bırakıyor, gidiyor kendi inandığı dava uğruna, inanç uğruna ömrünü orada geçiriyor. Biz ne yapıyoruz? Biz camilerden çıkmıyoruz, iftar sofralarından kalkmıyoruz, “Hadi, Afrika’ya gidiyoruz” deyince de ortada adam bulamıyoruz. Nerede Müslümanlık? Müslümanlık, moda tabirle bir aktivasyon dinidir, aksiyon dinidir; oturmak dini değildir Müslümanlık.

Orada bizim amacımız, bir, Müslümanların da bir şeyler yapabildiğini oradaki insanlara göstermek. Gittiğim zaman hep gençlerle konuşuyorum. Mesela, burada derneklerimiz var. Burada, şu anda İstanbul’da okuyan 65 Afrikalı öğrenciye burs veriyoruz. Bu öğrencileri seçerken kriterimiz; memleketine geri dönüp orada hizmet edecek kişiler. Bununla ilgili, “Memleketine döneceksin” diye söz alıyoruz, öyle burs veriyoruz. Ama yollarının Türkiye’den geçmesi lazım. Çünkü genelde, orada eğitim alanların çoğu bir şekilde yurtdışına gidiyorlar, Fransa’ya gidiyor, Rusya’ya gidiyor, Arap ülkelerine gidiyor. Bence, Müslümanlığın dünyadaki ideale en yakın temsilcisi olarak, bu seyahatleri arttırmamız, Afrika’ya daha çok dokunmamız lazım.

Başka hangi ülkeler oralarda böyle bir hizmet veriyor? Böyle faaliyetleri olan, yardımları olan var mı?

Benim birebir gördüğüm kimse yok. Bazen pankartlarını görüyoruz. UNICEF’in pankartlarını görüyoruz gittiğimiz yerlerde. “Ne zaman geldi?” diye soruyoruz. Bir tane çadır kurmuş, bir tane karavan gibi bir şey koymuş, hâlâ duruyor; ama çalışan bir şey yok. “Bir ara geldiler, bir 10 sene önce, bunları koydular, gittiler. 3 sene önce koydular, gittiler.” diyor. Bir şeyler yapıyorlar mı; 100 söylüyorlarsa bir yapıyorlar.

Reklam çok fazla. Çünkü bu işlerin arka planı var, işin bir de mali boyutu var. Çünkü bunlara, Afrika’ya yardım edeceğiz diye bir fon oluşturuluyor, o fonlarda proje yapılıyor, bu projelerden müthiş paralar akıyor. Örneğin 10 milyon euro’nun sadece 100 bin euro’su belki halka dokunuyor. Paranın geri alan kısmı o fonu oluşturan mekanizmanın içinde çarçur ediliyor. Bu mekanizmanın içinde Avrupa da var, Amerika da var ve Afrika’daki yerel ayakları da var. Bu çok önemli.

Afrika’da sağlık ocağının olmadığı yerde STK var. Düşün, sağlık ocağı yok, STK var orada. “Ne yapıyorsun?” diyorsun, “Proje yapıyorum” diyor. Fransa’yla proje yapıyor. Mesela, soğan üretme projesi yapıyor. Nerede hani, projen nerede? 2 dönüm tarlaya soğan ekmişler, oraya kocaman bir tabela koymuşlar, “Bilmem ne soğan ekme projesi” diye.

Para dönüyor heralde.

Para dönüyor. O yüzden, çarçur oluyor.

Türkiye’nin destekleri ne kadar? TİKA’nın rolü nedir?

En büyük destek TİKA’dan. TİKA olmazsa sağlık seyahatlerinin hiçbirisi olmaz. Bizim orada kullandığımız tıbbi malzemeler, ilaçlar, bizdeki yol giderleri, en büyük gider o mesela, uçak paraları; onların hepsini TİKA karşılıyor. Ama tabii, proje sunuyorsun. Projeni kabul edecek; ayağı yere basan proje olacak, onun da bir sürü bürokrasisi var, ondan sonra kabul ediyor. Sağlık Bakanlığı da destek oluyor. Ben de şu anda Sağlık Bakanlığında çalışıyorum, biz oraya gittiğimiz zaman, Sağlık Bakanlığı görevlisi olarak gidiyoruz. Sağlık Bakanlığı çok yardımcı oluyor.

Genelde devletin bakışı çok müspet. 2005 yılından beri böyle. 2005 Afrika yılı ilan edildi, ondan sonra çok müspet bir bakışı var, çok da hızlı gidiyor. Ama tabii, daha işin emekle safhasındayız. İnsanlar 150-200 yıldır orada, biz daha çok başındayız.

Bir hekim olarak, Afrika’da böyle bir çaba, böyle fedakârlık size neler düşündürüyor?

Her insanın hayatında belli dönemler vardır; bizim toplumda, askere gitmek, evlenmek… Benim için en önemli dönemlerden birisi evlilik oldu, diğeri de Afrika’yla hemhal olmak oldu. Yani Afrika benim için gerçekten çok farklı bir deneyim. Safari için gittim, bir daha da Afrika’ya hiç gitmem dedim. Seyahate ilk başladığım anda bazı zorluklarla karşılaştık, dedim ki bir daha hiçbir kuvvet beni Afrika’ya getiremez; ama ondan sonra 24 kez gittim Afrika’ya, sırf sağlık yardımı amacıyla. Afrika gerçekten bir okul, böyle görüyorum Afrika’yı. Okul, ama şöyle bir okul: Doktora seviyesinde okul. Anlayana tabii. Her şeyini sunuyor sana Afrika; insan olarak sana sunuyor, farklı bir coğrafya, bakış açını değiştiriyor. Gerçekten insanın insana bakışını değiştiriyor. İnsana sadece insan olarak bakmıyorsun, farklı bir bakış gelişiyor, ona başka anlamlar yüklemeye başlıyorsun.

En azından elimdekilerin kıymetini daha iyi anladım Afrika’ya gittikten sonra. Sadece maddi kıymetini değil, manevî olarak da kıymetini daha iyi anladım. Ve onlardan da çok şey öğrendim. Azla yetinmeyi, kadercilik demeyelim buna, ama teslimiyeti…

Seyahatlere gidiyorsunuz, bakıyorsunuz ki hastalıkların birçoğu susuzluktan oluyor. Ona duyarsız kalamıyorsun, haydi kuyu açalım diyorsun. Şu ana kadar mesela bizim vesilemizle belki bin tane kuyu açılmıştır. Bakıyorsun ki her yer yetim dolu, yetimhane açalım diyorsun. Bir sürü yetimhane var şu anda, bir şekilde vesile olduğumuz veya insanları yönlendirdiğimiz. Kuyu açtırıyorsun, şunu yapıyorsun, bunu yapıyorsun, hastanelerin altyapısıyla uğraşıyorsun, insanları şevklendiriyorsun. Afrika’ya bulaştığın anda, virüs gibi, senden çıkmıyor Afrika.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Dün bir kadıncağız geldi, oğlu Afrika’daymış, Nijer’de IMF’nin direktörü; yıllarca Amerika’da çalışmış, çocuk IMF’ye girmiş, başarılı bir çocuk, IMF de bunu Nijer’e göndermiş direktör olarak. Annesi, o da psikolog, “Ben ne yapabilirim?” diyor. Orada o kadar çok elsiz, ayaksız çocuk var ki; eli yok, ayağı yok, yürüyemiyor. Bunlara bir proje geliştirmek istiyor. Bir şekilde bizi duyuyor, biz de ona proje geliştirdik. Yani bir süre sonra vesile oluyorsun bazı şeylere. Ben belki bir daha o kadını görmeyeceğim; ama o kadına bir şekilde yol gösterdim. Afrika tecrübemizle onlara bir şeyler gösterdik. İnşallah bu proje gerçekleşirse, oğluna mesaj gönderdi, IMF belki destek olur, orada bir ortez-protez merkezi açılır, oradaki sakat çocukların hiç olmazsa bir elleri olur, ayakları olur, hayata bir bakışları olur, tutunurlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.