Affetmek Ama Nasıl Bir Affetmek? / Ayşegül Hakverdi

43-affetmekHatasını anlayan bir insanı affetmek belki daha kolay olabilir. Peki, hata yaptığını anlamayan bir insanı Allah (c.c.) affet diyorsa nasıl affedersiniz?
Her pekiştirmeye çalıştığımız ahlakımız imanımızı tekrar tekrar sorgulatıyor. Evet, affetmek de ancak iman etmekle olacak bir şeydir. Allah’ı (c.c.) sevdiğinin ve var olduğuna yürekten inandığının ispatıdır affetmek. En önemlisi de affetmek en öne Allah’ı almaktır; Sen’den daha kıymetlisi yok demektir. Çünkü insanlar yeri geldiğinde öyle canımızı yakacak, öyle göz göre göre büyük haksızlıklar yaparlar ki affetmeye çalışmak adeta etimizden et koparır. Bu hususta da en çok zorlandığımız nokta, yukarıda da belirttiğimiz gibi egomuzu tatmin etmek için değil, hatasını anlamasa dahi Allah rızası için içten affetmek ama dıştan belli etmemektir.
Affetme hususunu düşündüğümüzde çoğumuzun takıldığı nokta: “Affetsem dahi aynı hatayı gene yapar. Affetsem de kıymetini bilmez ki.” Nasıl bir affetmeden bahsediyoruz ya da algımızda nasıl bir affetmek var? Affetmek derken neyi kastediyoruz? Olması gereken ne? Allah (c.c.) kulunun aynı hatayı yapacağını bildiği halde tövbe ettiğinde affediyor. Amacım kul ile kıyas etmek değil, ancak işin mantığını ve duygusunu algılayabilmek.
Biz bir insanı affederken bir daha yapmayacak mantığıyla affederiz. Oysaki hepimiz her zaman hataya açığız. Peki bir insanın tekrar tekrar hata yapabileceğini bildiğimiz halde onu nasıl affederiz? Bizim affetmek kavramından algıladığımız şey; karşımızdakini kusursuz görüyorken yaptığı bir davranışla, sözle incinip kırılıp kızıp sonra da karşıdakinin af talebiyle her şeye yeniden tozpembe bakmamız şeklindedir. Yani buradaki problem bizim ilişkiyi baştan yanlış oturtmamız. Kendimiz de dahil kimse kusursuz değildir. Kişilere bu perspektiften baktığımızda, yapılan hatalar canımızı çok yaksa da toparlaması daha kolay olur. Ancak bizler genellikle kusursuzluğu kişilerde aradığımız için, bir hatayla beraber dünyamız yıkılıyor ve affetmek de bir o kadar zorlaşıyor.
Burada affetmekten bahsederken elbette sınırsız bir aftan bahsetmiyorum. Çünkü insanın insanı istismar etmesi çok kolaydır. “Mümin, aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz.” hadisini de düşündüğümüzde bunun da bir ölçüsü olmak zorundadır. Ne biz sevdiklerimizin kusursuz olduğunu düşündüğümüz tozpembe hayaller kuracağız. Ne kendimizi istismar ettireceğiz ne de aşırıya kaçıp haddi aşarak, intikam peşine düşüp nefsimizin davasını sürdüreceğiz. Aslında dengede bir affetme duygusunu gerçekleştirebilmek, hem izzet-i nefsle hem hilmle hem ahiret bilinciyle hem de haline şükürle çok iç içe ve çok kompleks bir haldedir.
Kimi zaman zillet içinde, bir insanı affettim dersiniz. Halbuki o insan elinden bir şey gelmediği için, menfaati için ya da korktuğu için bunu söyler. Zilletinden… Oysaki insan karşısındakine her türlü gücü yetecekken, izzet-i nefs sahibiyken, hilm ahlakına sahipken bir insanı gerçek manada affettim diyebilir. Tabi karşıdakini ezip nefsimizi kibre düşürmemesi için, Allah (c.c.) sevgisinin ve ahiret bilincinin olması gerekir.
Bazen karşımızdakini ezmek için yaptığımız gibi, bazen de bulunduğumuz ortamda “Vay be ne büyük adammış.” demeleri içinde bunu yaparız. Riyakârlık girer işin içine. Biz ne zaman “Senin için affediyorum Ya Rabbi. Sen de beni affet.” deriz, işte o zaman gerçek bir “af” duygusunu yaşamış oluruz. Bu yüzden genelde de imtihanlarımızda karşımızdaki kişi hatasını anlamaz. Allah (c.c.) bizleri sadece kendisi için affetmeye yönlendirir. Riyakârlık yaptırmaz.
Peki tam manasıyla bunun ölçüsü ne olacaktır? Yani bir insanı affettim derken ne boyutta olacaktır? Mesela yaptığı hatayı hiçbir şekilde yüzüne vurmamamız mı gerekir, yoksa her an teyakkuzda olmamız mı? Bunu bize en iyi anlatan Yusuf suresi oluyor. Yusuf peygamberin hayatını hepimiz az çok biliriz. Konumuz itibariyle vurgulamak istediğim kısım 89, 91, ve 92. ayetler. 89. ayette “Yusuf dedi ki: Siz cahillikle Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?” Kardeşleri Hz. Yusuf’u tanıdılar ve 91. ayette “Dediler ki: Allah hakkı için, Allah Teâlâ seni bize üstün kıldı. (Sana ettiklerimizle) biz günah işlemişiz.” Bu tövbeli itiraftan sonra 92. ayette “Yusuf dedi ki: Bugün (den sonra) size (tarafımdan) kabahatinizi yüze vurma ve ayıplama yoktur. Allah Teâlâ sizi bağışlasın. O esirgeyenlerin en esirgeyenidir.” Burada aslında Yusuf peygamberin, onların yaptıklarını yüzüne vurmak istemediğini görüyoruz. Ancak 89. ayetteki yüzeysel bir biçimde yaptığı hatırlatma ne içindi diye düşündüğümüzde, yapılan tefsirler, 91. ayetteki tövbeyi amaçladığını söylüyor. Buradaki bizim çıkaracağımız durum kendi benlik davamızdan vazgeçip hem kendimize yapılması gerekli olan muameleyi ve saygınlığı yani insanlara karşı izzet-i nefsimizi muhafaza hem de karşımızdaki kişinin nefsiyle yüzleşmesi ve ona dur demesi gerekliliğini ona göstermemizdir. Çünkü kişi hatasını anlasa dahi nefsine kılıf uydurup o durumdan sıyırmaya çalışabilir. Pişman olduğunu gördüğünüz bir insana da asla hatası yüzüne vurulmamalıdır. Eğer bunu yapıyorsak kibir zavallılığına düştüğümüzü gösterir.
Buradaki en önemli durumlardan biri de Hz. Yusuf’un (a.s.) Allah’ın şartları ayarlamasını beklemesiydi. Bazen ne yaparsanız yapın haklılığınızı ispat edemezsiniz. İnsanların nefsleri en olmayacak küçücük meseleleri sizin aleyhinize büyüterek kullanır. Her yolu denersiniz ama o insan ya da insanlar menfaatlerinden, hasedinden, ucbundan, sevgisizliğinden vs. gibi bir sürü hastalığından sizin haklılığınızı anlayamaz, anlasa da anlamak istemez. Böyle durumlarda bir kuyunun içinde hissedersiniz kendinizi. En büyük işkence “anlaşılamamak”. Çok kötü bir dönem geçirip çok kötü olaylar yaşayabilirsiniz. Ya yaşadıklarınıza yenilir yapılan haksızlığı kabul edersiniz, zilletli zilletli dolaşırsınız; ya sesiz kalıp bir gün nasılsa gerçekler ortaya çıkar düşüncesiyle sabır gösterip en büyük iradeye teslim edersiniz; ya da herkesten nefret edip kibir ateşinde kavrulup intikam peşine düşersiniz. Böyle bir durumda elbette ki o büyük iradenin bir planı olduğunu, ancak onun öncesinde sizi olgunluğa ulaştırmaya çalıştığını anlarsınız. Peki bu olgunluk nasıl olacak? Bunca yaşadığınız haksızlığa rağmen Allah sizi feraha çıkardığında, intikam duygularından sıyrılmış ancak izzet-i nefsini ezdirmeyen, hakkını savunan, af isteyene affetmeye meyilli, yanlışını kabul etmeyene de duruşundan taviz vermeyen bir ruh hali içinde olmanız gerekiyor. Merhamete, sevgiye, iyiliğe meyilli, ancak duruştan da taviz verilmeden. Zaten gerektiği yerde hakkını koruyamayıp herkese eyvallah eden, her türlü zulme boyun eğer, başkasına yapılana da kendine yapılana da. Böyle bir Müslümanlık anlayışı olamaz. Her şeyi affetmek, özellikle de dinine dil uzatılan yerde buğz etmeyi bilmemek, marifet ya da büyüklük değil zillettir. Affedilmemesi ve müdahale edilmesi gereken mevzulara çok girmeden herkese sallabaş olmuş iyi Müslüman anlayışının, korkaklıktan başka bir şey olmadığını da belirtmek isterim. Burada değindiğim affetme mevzusu da yakın ilişkilerimiz içindeki affetme mevzusudur.
Başta da sorduğumuz gibi, duygu bağlamında hissiyat olarak nasıl bir affetmek olacak? Yani hatasını anladı. Affettiniz, kabahatini yüzüne vurmadınız. E her şey bitmiyor. Hata yapan kendini affedemiyor. Bu sefer de zillete düşmemek için sizde kabahat aramaya çalışarak kendince durumu eşitlemeye ve gene size sorun çıkarmaya devam ediyor. Ne kadar meseleyi kendince aştığını söylese de aynı yerde kalıyor ve o meselede olmasa da başka bir meselede haklı çıkmaya çalışıyor. Algıları öyle bir değişiyor ki ne söyleseniz üstüne alınıyor. Nasıl bir davranışta bulunursanız bulunun onu da üstüne alıyor, sanki başka derdiniz yokmuş gibi. Hayal dünyasıyla sizi o günahtan o günaha sokuyor. Kendini affedememesinin acısını, kendince haklı olduğunu düşündüğü durumları bahane edip sizden çıkarmaya, canınızı acıtmaya, benliğinizi yok etmeye çalışıyor. Oysaki birazcık düşünse dağları aşan kabahatinin yüzüne hiç vurulmadığını, o zaman anlar hırsıyla kibriyle hareket ettiğini. Aslında bu gibi durumlar kişiye göre çeşitlilik yaratır. Bazen çok kızmanız ama Allah için kızmanız gerekiyor. Bazen de karşınızdakini rencide etmeden, sabır ve duruşunuzu bozmadan halletmeniz gerekiyor. Yani buradaki affetmek tozpembe bir affetmek değil. İnsanoğlunu artık az çok anlamış ve çok büyük beklentiler içine girmeden ancak insani ilişkilerini de sürdürecek şekilde iyileştirmeler yapmaya çalışan, kendi acziyetinin de farkında olarak içine düştüğü imtihandan çıktıktan sonra da “Niye benim başıma geldi?” deyip Allah’a isyanını (haşâ) kuldan çıkartacak bir anlayışta olmadan Allah için affederek, müspet benliği içinde mücadele ve duruş sergilemektir. Affetmek, gücün yettiği halde intikam almamak, hatasını anlayanın kabahatini yüzüne vurmamaktır. Ancak Allah şartları ayarladığında seni istismar edip aptal yerine koymamaları için yerinde ve kıvamında bir savunma ve hatırlatma. Bunların hepsini en doğru şekilde yapabilmek içinse sevmeyi sevmek, Allah’ı sevmek, buna bağlı da insanı sevmek gerekir. Yani bir elinizde Allah sevgisi, insan sevgisi; öteki elinizde izzet-i nefsiniz ve başkalarının nefsi. Bu dengeyi yakalayabilirsek affetmenin dengesini hem içsel hem de söz ve davranışımızla fiiliyat olarak da doğru bir biçimde gerçekleştirebiliriz. Öteki türlü, ya kendimizi ezdirerek ya da başkalarının canını yakarak affettim deriz.
Bu konuyu daha iyi algılamak için bir de şu açıdan bakmak gerekir. Bize hata yapan kişiye karşı olmasa da bizim de başka kişilere karşı, en önemlisi de Allah’a (c.c.) karşı yaptığımız hatalar ve girdimiz günahların farkında olmamız gerektiğidir. Acziyetimizi bilmeliyiz. Evet, biri bize bir hata yapıyor ve biz affetmekle imtihan oluyoruz. O ise tövbe etmekle ya da tam tersi. İkimizin de nefsine vuran durumlara giriyoruz. Bu bizim de o kişinin de ham olduğunu ve pişmemiz gerektiğini gösteriyor. Tabi kim ne makamda ne kıvamda olur bilinmez. Kim neyi ne kadar anlarsa. Ancak kimse sütten çıkmış ak kaşık değildir. Yusuf suresinin 53. ayetinde şöyle buyrulur: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbim’in merhamet ettiği hariç, nefs aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir, dedi.” Bir peygamber bile bunu söylüyorsa, bizim hata yapan birine karşı biz hiç kötülük etmemişiz gibi, hiç günahımız yokmuş gibi eziyet etmemiz, sürekli kabahatini yüzüne vurmamız da hadsizliktir. Bu hadsizliği de çoğu zaman “bir şey demiyorum ki” deyip davranışlarımıza aksettiririz. Davranışlarımızla, tavrımızla, o kişiyi işlediği günahın seviyesinde gördüğümüzü belli ederiz. Çok ilginçtir ki bunu karşımızdakine çok iyi davranarak dahi yaparız. Yani “Sen böyle birisin, seni idare ediyorum.” der gibi. İnsanoğlu şeytandan aldığı taktikle sağdan yaklaşır. Dürüst olmak lazım.
Evet, birine yaptığı bir şeyden dolayı çok kızabilir, affetmeyebiliriz. Ancak bu ayet bize, “Sen o hatayı yapmadıysan Allah’ın rahmetinden yapmadın, şımarma…” diyor. Yusuf (a.s.) burada haklılığını savunurken dahi “Nefsimi temize çıkarmıyorum.” diyor. Yani biri bize bir hata yaptığında, mesela surede geçtiği gibi bir iftira atabilir. Doğru ortaya çıktığında da sütten çıkmış ak kaşık gibi davranmamak lazım. Evet, nefsimde bu potansiyel var onu temize çıkarmıyorum. Ama senin dediğin olay için öyle bir şey yapmadım deyip sadece bu olay için sütten çıkmış ak kaşık gibi davranıp hakkımızı arayabiliriz. Ancak sanki hiç günahımız yokmuş gibi durumu abartıp başımızda bir ışıklı dairemiz eksikmiş gibi dolaşmanın da âlemi yok. Bunun adı da riyadır.
Velhasılıkelam dünya imtihan formatlı bir dünya… Kişinin kapasite ve nefsine özel imtihanlarla dolu. Affetmek, affedilmek her ikisi de olacaktır hayatımızda. Affedebilmek için, Allah’ın bizi tekrar tekrar affettiğini unutmamak lazım. Bizden ümidi kesmediğini unutmamalı. Bunca bahsettiğimiz şeyin içini dolduracak olan tek şey Allah sevgisidir. Yoksa insan ne kendi nefsinin adiliğine ne de başka nefslerin adiliğine tahammül edemiyor. Vıcık vıcık ilişkilerin olduğu şu dünyada insanın en mükemmeli fark etmesi çok da zor olmuyor. Bizler, içimize kodlu tüm sevgileri dengelemek için bu imtihanları yaşıyoruz. Gönlümüzdeki şirkleri yıkıp “Allah’tan başka ilah yoktur.” diyene kadar bu imtihanlar bitmeyecek. Ne bu dünyadan vazgeçebiliriz ne de içine dalabiliriz. Bu dengeyi kurma hususunda, kıymetli büyüğümüz Seyyidimiz Şenel İlhan Beyefendi’nin bir sohbetindeki birkaç cümle durumu özetliyor: “Dünya ahiret için sevilecek, sonra ahiret sevilecek. Eğer ahiret sevilmezse, nefsi tezkiye olmadan dünyayı terk eden insan, yeterli ahiret sevgisi ve bilinci olmadığı için bunalıma girebilir, hatta delirebilir de; yani patolojik ruhsal bir hadise meydana gelebilir. Dünya nimetlerinin tadı cenneti sevdirir. Bu sebeple tamamen dünyayı terk etmek yanlıştır.” Buradan konumuzla ilgili çıkaracağımız şey, insanlara ne kadar kızsak da bu dünyadan el etek çekemeyiz. Bu dünyada etrafımızdaki bazı insanlar özellikle bize verilmiş nimetlerdir. Bir hata yaptıklarında ya da biz birine bir hata yaptığımızda kimse kimseyi öyle silip atmamalı. Yoksa insan kalmaz etrafımızda. Tabi yaşadığımız sıkıntılar hasebiyle de bu durumu Allah’a (c.c.) yaklaşma fırsatı olarak değerlendirebiliriz. Ama Allah’a (c.c.) tam sevgi hususunda ve ahiret hususunda bilincimiz olmadığı için, sanki (haşâ) Allah bizi duymuyormuş, sevmiyormuş gibi gelir ve kendimizi yalnız hissederek bunalıma girebiliriz. O yüzden kusursuzmuşuz gibi hemen birbirimizi harcamayacağız. Ancak imtihanların sebebi de ilişkileri bir düzene sokup Allah’ı aramaktır, bu dengeyi de her daim gözeteceğiz. Affedilen ve affedenlerden olmak dileğiyle…

Yorum bırakın