Ana sayfa - Son Sayı - Acı ve Tahammülde Sabra Yolculuk… / Dr. Süleyman Doğanay

Acı ve Tahammülde Sabra Yolculuk… / Dr. Süleyman Doğanay

“Acı ve Tahammül” adlı eserinizden hareketle, niçin acı ve tahammül konusunu seçtiniz? Çalışmanızda “zorlanan insan” kurgusu var, ne anlamalıyız? Bu insanî hallerin içeriğinde neler var?
Her insan gerek kalıtım gerek çevrenin etkisiyle diğer insanlardan farklı ve biricik özelliğe sahiptir diyebiliriz. İstidat ve kabiliyetlerimizle şekillendiğimiz, biyo-psiko-sosyal bir varlığız yani. Bu sürekli gelişim ve oluşum sürecimizde hayata bakışımız ve hayatı algılayışımız da bireyselleşir. Şunu söylemeye çalışıyorum, hayat zorluklarla doludur ve her yaşantı ve deneyim bizlere aynı etkiyi yapmaz, sonuçta da aynı tepkiyi vermeyiz. Kimimiz için ruhsal anlamda fazla etki yaratmayan aynı olaya, bir diğerimiz bambaşka tepkiler verebilir. Hayatın zorluklarıyla karşılaştığımızda bu bir imtihandır, iman ediyorsam buna katlanmam, tahammül etmem, sızlanmamam, şikâyet etmemem gerek diye düşünürüz ancak iç dünyamızda neler oluyor, bilincimizde ne fırtınalar kopuyor acaba?
Gerek kendi yaşantılarım gerek çevremde yaşanan ve bizzat şahit olduğum dramatik ve travmatik hadiseler bu konuyu çalışmak istememde çok etkili oldu. Yüksek lisans tez konumu belirlemeye çalışırken, sabır olgusunu çalışmak istediğimi söylediğimde danışman hocam, “Bu konuyu doktoranda çalışırsın oğlum, henüz o kadar olgun değilsin!” demişti. Çok haklıymış hocam, doktoramı bitirdim ancak kendimi bu konuda hâlâ olgun hissetmiyorum diyebilirim. Ama konuya alışılagelmişin dışında ve farklı bir pencereden baktığıma ve bunu başardığıma inanıyorum.
Şöyle düşünelim: Hayat öngörülemez ve kestirilemez zorluklarla dolu. Zorlanan insan duygusal ve bilişsel yönden huzura kavuşmak için yardım çığlıkları atar bu süreçte. Bunlar genelde sessiz çığlıklardır ve dinî veya din dışı argümanlara başvurur insan. Ancak ister dinî, ister din dışı arayışa girişsin, sabır sürecinde bazı tiplere bürünür veya bazı halleri yaşar. Haller dedik, bunlara “sabra yolculuğun beş hali” diyebiliriz. Dikkat edelim, buradan şu anlaşılıyor ki sabır dediğimiz şey aniden şekillenmez, bir yolculuktur aslında. Peki, nedir bu tipler ve haller?
Önce tiplerden bahsedelim sonra “sabra yolculuğun beş hali”ni açıklayalım.
Şaşkınlar, Kaygılılar, Öfkeliler, Suskunlar, Teslimiyetçiler. Bu tipleri açıklayayım.
Şaşkınlar: Hayatın durmak bilmeyen kayıp deneyimi ve tehdidi karşısında bir sabır ve tahammül imtihanının ilk aşamasındakilerdir. Hayat bazen insana öngörülemez taraflarıyla yaklaşır. Travmatik tehditlerle yüzleşmek bireyin kaçınılmaz kaderi olabilir. Günlük hayatın normal akışı içinde bilinçaltına itilmiş gerçeklerle insanın karşılaşması her zaman muhtemeldir. Ansızın gelen ölüm, bilhassa genç ölümleri, bir kazadan sonra sakat kalınması veya bir çocuğun ölü veya engelli şekilde dünyaya gelmesi, çok yakın hissedilen insanlardan görülen vefasızlık, ihanet gibi istenmedik ve beklenmedik olaylar, hem bu insanlara hem yakınlarına adeta bir şok yaşatır. Bu şok, o insanlarda veya geride kalanlarda tarif edilemez bir şaşkınlığa sebebiyet verir.
Kaygılılar: Hayat yelkenlisini her ne kadar kader sürüklese de bu yelkenlinin dümeninde kişiler vardır. Bu söylem, sonuca ulaşamamış “insanın özgürlüğü ve sorumluluğu” ikileminin savunulan tarafıdır ve insandaki suçluluk kaygısı bu tartışmaya bakış açısından kaynaklanır. “Elimden gelen bu muydu, başka türlü olur muydu?” sorusu insandaki suçluluk duygusunu alevlendiren kıvılcımdır ve bu durum insanın kaygılanmasına, huzursuz hale gelen bilincin çeşitli korkular üretmesine sebep olur. Dolayısıyla temeldeki suçluluk duygusunun rahatsız ettiği insanı yaprak hışırtısı gibi sıradan şeyler dahi dehşete düşürür. İnsanı bazen sebebi anlaşılmayan bir hüzün sarıverir. Şuur kapanır, duyguların akışı durur, kara bulutlar insanın üzerine kapanır. Sanki boğazda giderek büyüyen bir düğüm oluşur ve zihin, lavabo tıkanıklığına benzer bir hal yaşar. Günlük hayatın akışı sırasında önemsiz görülen bazı rutin olaylar insanın önüne dev bir engel olarak çıkar. Tam manasıyla sağlıklı bir insandan bahsedilemeyeceği gibi yakından incelendiğinde, içinde bir tedirginliğin, uyumsuzluğun, bozukluğun, nereden kaynaklandığı bilinmeyen ve hatta bazen bilmeye dahi cesaret edilemeyen bir kaygının bulunmadığı ve umutsuzluktan bağışık tek bir insan dahi yoktur.
Öfkeliler: İnsan, öfke anında bedensel, bilişsel ve davranışsal olarak üç reaksiyon sergiler. Öfke halindeki bireyin kalp atışı ve solunumunun hızlanması, kasların gerilmesi ve kan basıncının, adrenalin, noradrenalin ve kortizol seviyesinin yükselmesi en belirgin deneyimlerdir. Bunların ardından bilişsel tepki oluşmaya başlar. İç ve dış bilgileri işleme yeteneği azalır ve bireyde sözlü veya fiziksel saldırganlık baş gösterir. Bireyin bedensel ve bilişsel reaksiyonlarını dışarıdan gözlemlemek veya kestirebilmek her zaman mümkün olmasa da davranışsal reaksiyonlar bir izlenim verebilir. Bilim insanları üç farklı öfkeden bahsederler. Saldırıya uğramış veya köşeye sıkışmış insanın hızlı veya ani öfkesi, içe atma ile aynı anlamda kullanabileceğimiz ve süreç halinde yaşanan sabit öfke ve bireyin dışa yansıyan davranışları ile gözlemlenen, kişiliğin bir parçası haline gelen ve sık sık tekrar eden öfkedir. Trajik hadiseyi deneyimlemek ile o hadiseye bizzat şahit olmak bireyde farklı tepkilere sebebiyet verebilir. Trajik hadiselerden sonra karşılaşılan en önemli psikolojik sorunlar üç başlık altında incelenebilir. Birincisi, zorlayıcı bir hadiseyle karşılaşan bireyin deyim yerindeyse bilinçaltı kapağının açılması ve stresi tekrar yaşaması söz konusudur. Bu duruma, zorlayıcı olayı yeniden yaşama denir. Bu durumda birey travmatik hadiseyi istemsiz olarak yeniden anımsar, kâbuslar görmeye başlar ya da dejavu denilen hali yaşar. İkincisi, bireydeki kaçınma-küntleşme belirtileridir. Bu grupta yer alan belirtiler, trajik hadiseyi anımsatan davranışlardan ve kişilerden kaçınma, duygularda donukluk, daha önce hoşlanılan etkinliklere ilginin azalması ve hayatın gerçekleriyle yüzleşmekten kaçınmadır. Üçüncüsü ise bireyin kendisini sürekli tetikte hissederek öfke patlamaları yaşadığı aşırı uyarılmışlık halidir. Bütün bu belirtilere değersizlik ve suçluluk duyguları, umutsuzluk, utanç, kendine zarar verme, duygu iniş çıkışları, somatik yakınmalar, kişilerarası ilişkilerde bozulma ve toplumdan uzaklaşma gibi belirtiler de eşlik edebilir.
Suskunlar: İnancının altını oyacak ve anlam arayışının dibine dinamit koyacak türden hayatın zorluklarıyla karşılaşsa dahi sessizliğini devam ettirirler. İşler yolunda giderken Tanrı’nın yanında olduğuna inanmak kolay bir iştir. Ancak acılar, travmalar üst üste gelirken Tanrı’nın yanı başında olduğuna inanmak cesaret gerektirir. Nefretin karşısında sevgiye, kötünün karşısında iyiye inanmak veya gecenin sonunda gündüzün geleceğini umut etmek basit bir eylem gibi düşünülebilir. Fakat bunlar suskun insanların güvene dayalı cesaretlerinin tezahürleridir. Hayatın zor yanları insana büyük hüzün verebilir. Hüzün, aslında kaybolup giden şeylerin ruha çöktürdüğü derin gam olarak tasavvur edilir. Hüzün kimi zaman insanı içerletmek ve gücendirmekle birlikte, tarif edilemeyen özelliğine rağmen insanı olgunlaştıran bir histir. Çünkü hüznü hakkıyla yaşamak dille söylendiği kadar basit ve kolay bir şey değildir. Hüzün kimi zaman insanın kendi içine dönüp varlık ve varoluşa, hayatın amacına dair büyük soruların cevabını arayıp sorgularken bütün benliğini içinde bulduğu ruh hâlidir. Üstelik hüzün gelip geçici değil, daimîdir. Hüznün mekân tutup yuva yaptığı yer ise gözler ve yüzdeki derin çizgilerdir. Acı kanayan yaradır, hüzün ise kanamayan yara olup hayattaki son nefesi verinceye değin insanı terk etmeyecek tarafıdır. Hüzün kimilerince asil, vakur, olgun bir yaşantı, kimilerince de bireyin yüreğinin derinliklerine, oradan da ruhuna sirayet etmiş burukluk ve suskunluk halidir. Hüzün, sükûnetli bir histir ve insanı yoğurarak pişiren bir özelliğe sahiptir. Bu yüzden hüzün, çiğ acı ve ham kederden çok farklı bir şeydir. Hüznün refiki ise yalnızlık hissidir. Kalabalıklar içinde kendini yapayalnız hisseden insana yoldaş, belki de en yakın arkadaştır. Hüzün öyle bir duygudur ki gözlerin içi gülerken bile o gülen bakışta dahi, “Ben hâlâ buradayım!” demeyi başarır.
Teslimiyetçiler: Kadere boyun eğen ve başa gelen olayları arka planındaki sebebi sorgulamadan kabul eden kişilerdir. Buradan da anlaşılmaktadır ki teslimiyet, aklın bazen devre dışı kaldığı bir iman ve sevgi işidir. Teslimiyet aklı iptal etmek değil, aklı aşan konuları herkesten daha iyi bilenin rehberliğine güvenerek kullanmak demektir. Kulluk söz konusu olduğunda ise pek çok sebeple teslimiyet olmazsa olmaz bir şart olarak insanın karşısına çıkar. Eğer teslim olunamamışsa en ufak bir zorluk, musibet anında akıl hemen nefisten yana çıkarak itaatsizliğe gerekçeler üretir. Ancak Allah’tan gelen emirler konusunda koşulsuz itaate ulaşmış kararlı bireyler şaşırıp bocalamadan kulluklarını her durumda sürdürebilir.
Sabra Yolculuğun Beş Hali:
Şok Hali: İnsan, hayatın zorluklarıyla daha çok ansızın karşılaşır. Bir metaforla anlatmak gerekirse, bu duruma gerçeğin sillesi denebilir. Acı gerçeğin sillesi nereden, nasıl ve ne şiddetle gelirse gelsin, insanın yüreğini sızlatan bir özelliğe sahiptir. Bu evredeki tepkiler kestirilemeyecek niteliktedir. Kimilerinin nutku tutulup takınacağı maskeler karışabilirken, kimileri için dış dünyanın gerçekliği rafa kalkar. Bilinç sendeler ve zihnin işlevleri itidali yitirir. Anormal addedilecek davranışlar sergilenebilir. Bu evre, dinî duygu ve düşüncelerin ya dip ya da zirve yaptığı bir evredir. Bu sebeple bireye “anlayıcı” bir üslupla yaklaşılması gerekir. Hali ve davranışlarından ötürü bireyi yargılayıcı bir tavır takınmak problemi içinden çıkılmaz bir hale getirebilir.
Şikâyet Hali: Bilinç yerine geldiği ve gerçeği gördüğü andan itibaren halden memnuniyetsizlik devreye girer. Tecrübe edilen yaşantı, hayallerle gerçekler arasında kurulması arzulanan köprüyü yerle bir etmiştir. Burada “beklenti açığı” denilen durum ortaya çıkar. Zira bir tarafta yaşanan acı gerçek, diğer tarafta ise arzular, hayaller, beklentiler vardır. Bu iki gerçeklik arasındaki mesafe ne kadar uzun olur ise, hissedilen acının derecesi de birbiriyle doğru orantılı şekilde o derece fazla olur. Zihin, içine düştüğü hali “kaos” olarak değerlendirir ve eski düzenine dönmek için yardım çığlıkları atar. Bu evredeki yaşantılar daha çok davranışlara yansır. Dolayısıyla savunma mekanizmaları en çok bu evrede devreye girer. Etki-tepki yasasına benzer şekilde, yaşanan zorlu hadisenin veya durumun neden başa geldiği veya bu durumun neden yaşandığı sorusu üstü örtük bir biçimde de olsa sıklıkla gündeme gelir. Birey, günlük hayatın normal akışı içerisinde kendisinden umulmayacak, alışılagelmemiş davranışlar sergileyebilir veya tutumlar takınabilir. Örneğin, tasavvufi kültürde “naz ve arbede” şeklinde telakki edilen hallere bu evrede rastlanır. Zira sevdiğimiz ya da değer verdiğimiz bir şeyi kaybetmemiz, reddedilme ve güçsüzlük hissi, kadere gücenme vb. haller bu duygularımızı harekete geçirir. Kaybedilenin gerçekliği içe işledikçe sıkıntı yaşanır. Sıkıntı, psişik dengenin bozulduğuna işaret eden duygusal ateşlenmedir. Ölüm halinde veya bir zorlanmadan sonra toplumsal kurallar öfkelenmeye bazen izin vermez. Bu nedenle öfke bazen başka nesnelere yönlendirilir. Bu duruma, tedaviyi yanlış veya eksik yaptığı düşünülen doktora öfkelenme, cenaze merasimi ve sonrasında yaşanan bazı hadiselerden yakınma gibi davranışlar örnek gösterilebilir.
Şüphe Hali: Burada bireyin kendisine doğru zihinsel yolculuğu başlar. Bu yolculuk bazen bilinçte başlayıp bilinçte biten veya ömür boyu devam edecek bir yolculuktur. Bu evrede inanılan dinin öğretileriyle bir iç hesaplaşma başlar. Birey önce kendisini sorgular. Varsa eğer kusurlu bir durum nerede/nasıl/ne zaman yanlış yaptığını düşünür veya başına gelen olayın/yaşadığı durumun müsebbibini araştırır. Kader, adalet, merhamet gibi mefhumlar üzerinde biteviye münazaralar yapılır. Çünkü yaşananların muhakkak bir sorumlusunun olduğu düşünülür. Kötülük probleminin getirdiği sorular en çok bu evrede cevaplanmaya çalışılır.
Şükran Hali: Toplumsal bir varlık olan insanın yine toplumun desteği ile ayakta durduğu duygu durumudur. Zira bireyin tecrübe ettiği hal kendisi veya yakınları için imtihandır. Fakat bu imtihan sürecinde kendisine nasıl davranıldığı da çevresinin imtihanıdır. Ölümcül hastalık şeklinde betimlenen umutsuzluğa panzehir olarak çevrenin umut aşısına ihtiyaç duyulur. Kaçınılmaz gerçek yine toplumun desteği ile artık kabullenmeye hazır hale gelir ve hayatın akışı normal seyrine dönme eğilimindedir. Birey, başkalarının da benzer dertlerden muzdarib olduğu gerçeğini içselleştirmeye başlar.
Şükür Hali: Bu hal en üst zihnî yapılanma olarak kabul edilebilir. Dünyadan el etek çekme, hayatın bütün çekiciliği ve arzularından feragat etme halidir. Çevresindeki insanların aynı yolun yolcusu olduğunu anladığı andan itibaren bireyde dinginlik hâkim olur. Zamanın ruhuna aykırılık arz etse ya da sosyal çevrenin desteğinden yoksun kalınsa bile bireyde huzurun sessizliği vardır. Her ne kadar kişinin iradesi dâhilinde olan olumsuzluklara sabredebileceği düşünülse de, iradesi dışında olan kaza, ölüm gibi hallere sabretmesi, bunları kabullenmesi en zor olaylardandır. Bunlara sabır, kişinin gayreti ve ancak Allah’ın yardımı ile mümkün olabilmektedir.
Sabreden insanın hallerini “Şükran Hali” ve “Şükür Hali” şeklinde kategorize etmemin sebebi, psiko-sosyal bir varlık şeklinde tanımlanan insanı, “bireye karşı toplum” ve “topluma karşı birey” ikiliği ile değerlendirmemdendir. Zira değer ve yargılarıyla içindeki insanı şekillendiren ve bir kalıba sokan toplumun, hayatın zorluklarıyla karşılaşan bireyin başa çıkma sürecinde göz ardı edilemeyecek olumlu veya olumsuz etkisi vardır. Sosyal çevreden gerek maddi gerekse manevi bir yardım alındığında ona teşekkür edilir veya şükran sunulur, iman edilen Tanrıya ise şükredilir. Toplum bazen insana kalabalıklar içerisinde yalnızlığı tattırabilir. Herkesin gittiği yol, birey için doğru olmayabilir. Dünyadan el etek çekmiş, küçük şeylerle mutlu olmayı, huzura kavuşmayı uman birey, toplum tarafından “farklı” etiketiyle yaftalanmış olsa da kendi halinden memnuniyet duyup iman ettiği Tanrısı’yla barışık ve şükür halinde bir yaşamı tercih edebilir.
Araştırmam sonunda fark ettim ki, insanlar bu halleri tedricen veya üstüne koyarak yaşamaz. Hayatın öngörülemeyen getirileriyle karşılaşıldığı zaman, insanlar bu hallerden herhangi birine bürünebilir ya da bir diğerine belli bir sıra veya silsile gözetmeksizin geçebilir. Bu tipler veya hallerin hepsinin de bireyin yine kendisine has bilinci, algısı ve duygusal yapısıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu kategorizasyonu bireyin dinî inancının, diğer bir deyişle imanının göstergeleriyle veya hayatına izdüşümleriyle oluşturduğumu söyleyebilirim. Bu haller birbirini silsile yoluyla da takip etmez. Yatay bir değişkenlik arz eder ve psikolojik anlamda biri ön plana çıkarken diğerleri arka planda kalıp silikleşebilir. Örneğin hayatın öngörülemeyen işleyişi hesaba katıldığında “şükür” halindeymiş gibi hissedilirken bireyin kendisini aniden “şüphe” evresinin sınırları içinde görme ihtimali vardır. Sabır halindeki insan psişesini bir metaforla anlatmak gerekirse bu evreler, birisi daha çok parladığı zaman diğerlerinin voltajı düşerek sönükleşen farklı renklerdeki ışıklara benzetilebilir.
Hayatın kaçınılmaz gerçekleriyle henüz yüzleşmemiş, öngörülemeyen yaşantıları tecrübe etmemiş ve zorluklarla karşılaşmamış bir insanın “sabır” hakkında konuşurken, hayatın zorluklarını bizzat yaşayan bireyin hassas noktaları ve kırmızı çizgileri hususunda duyarlı olması gerekir. Başka bir deyişle sabreden, tahammül eden, psikolojik sağlamlığını muhafaza etmeye çalışan bireyin iç dünyasının çalkantılı bir halde olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. İnanan birey, yaratıcı tarafından kendisine takdir edilen, hükmü verilen yaşantıyı tecrübe etmiştir. Hayatın zorluklarıyla karşılaşan bireyin çeşitli şekillerde serzenişleri, şikâyetleri ihtimal dâhilindedir. Bu hallerinden ötürü, sorgulayıcı veya eleştirel bir tavır takınmak bireye zarar vermekle eşdeğerdir. Zira İslamî kültürde bu dünya hayatının bir imtihan yeri olduğu ve inanan bireyin biricikliği, sorumluluğunun da benzersizliği ile bu imtihana tabi tutulduğu vurgulanır. Dolayısıyla bireyin bu halleri onun “iman çerçevesi” içinde anlaşılmalı ve değerlendirilmelidir.
Din psikolojisi literatüründe iman; öznelliği, ölçülemezliği, denetlenemezliği, “Anlatılmaz, yaşanır!” vurgusuyla, her insanın iman tecrübesinin farklı olabileceği temasıyla açıklanır. Dolayısıyla bu çalışmada inanç ve iman terimlerinin birbirinden farklı anlamlar veya atıflar ihtiva ettiği, imanın kök anlamının güven olduğu gerçeğiyle tekrar karşılaşılmıştır. Güven; bilgi, ispat, kanıt demek değil, duygusal bir refleks ve deruni bir keşiftir. İman, duygusal zeminden arındırılarak salt rasyonel bir temele dayandırılamaz. Dolayısıyla iman, onayını sadece akıldan alan bilişsel ilkeler zeminine oturtulamaz. İman, insan ruhunda bazen flu ve mat, bazen de capcanlı ve parlak bir tonda hissedilebilen, bazen sığ bazen de yoğun bir karakter arz edebilen bir yapıdadır. Örneğin inanan bir insan sağlık açısından ve ekonomik bakımdan bir problem yaşamazken itikadi tecrübe konusunda zaafiyet gösterebilir. Aynı birey, hayatın öngörülemeyen trajedilerinden biriyle karşılaştığı, mezara en yakınını defnetmek veya kefenin bağlarını çözmek gibi durumlarda yoğun bir itikadi tecrübeye sahip olabilir.
Bu sorunuzla ilgili son söz olarak, sabır olgusu İslamî kültürde dinî başa çıkma stratejilerinin hepsini içinde barındırır diyorum. Sabır aslında bireyin kendisine doğru bir yolculuğudur ve bu esnada bireyin değişik hallere uğraması ve bazı tiplere bürünmesi gayet doğaldır. Bireyin bu tecrübelerinin hepsi de onun iman çerçevesi içinde değerlendirilmelidir. Zira iman, ölçülemezliği ve denetlenemezliği ile kendi anlamını oluşturur. Böylece özellikle dramatik deneyimler ve varoluşsal sorunlarla karşılaşılan güçlükleri aşmada birey için bir dayanak noktası teşkil eder.
Çalışmanızda sabır ile ilgili ilginç ve etkileyici vaka örnekleri var. Bireysel yüzleşme ve duyumsama açısından genel hatlarıyla biraz bahseder misiniz?
Evet, çocukluğumdan itibaren hem kendim hem de çevremdeki insanların yaşadığı dramatik ve travmatik hadiselerden örnekler verdim. Bu olaylardan her biri diğerinden acı verici. Ancak olayları okuyunca, bunlardan daha dramatik olaylara şahit oldum veya yaşadım diyenler çıkabilir, gayet doğaldır. Araştırmamda verilerimi katılımlı gözlem yaparak ve yarı yapılandırılmış mülakatlarla elde ettim. İlkin kendimle başladım. Beş yaşımdayken üzerime, sobanın üzerinde kaynayan su döküldü. Sağ kolumda ağır yanık izi kaldı. On yaşımdayken, gözümün önünde bir kız çocuğunun kamyon altında kalarak can verişine şahit oldum. Olaydan yirmi beş yıl sonra, o kız çocuğunun annesiyle ve babasıyla mülakat yaptım, o anne de çocuğunun ölümüne bizzat şahit olmuştu, olay gözünün önünde oldu. Lise yıllarındayken bir hastalığa yakalanan, hastalığına da şizofren teşhisi konan, hiçbir tedavinin sonuç vermediği, su zannederek içtiği tarım ilacının etkisiyle vefat eden bir tanıdığımızın ailesiyle görüştüm ve hissettiklerini, çektikleri acıyı anlamaya çalıştım. Üniversite ikinci sınıftayken kalp krizi sonucu vefat eden genç kızın, 15 Temmuz gecesi Özel Harekât Daire Başkanlığına hainler tarafından atılan bombayla şehit olan ve aynı zamanda kuzenim Kübra’nın ailesiyle görüştüm. İki yıl boyunca felçli olarak hayatını sürdüren ve vefat eden teyzemin çocuklarıyla, iki evlat acısı yaşayan ve çocuklarının acısına dayanamayıp vefat eden başka bir teyzemin (öz teyzem yani) çocuklarıyla mülakatlar yaptım. Üç yıl boyunca kanser illetiyle boğuşan ve metastazlı hastalığından ötürü maddi manevi acılar çeken akrabamızla mülakatlar yaptım. Çocuk yaşta geçirdiği kaza sebebiyle zihnî melekelerini yitiren komşumuzun yakınlarıyla mülakat yaptım. (Bu komşumuz babamla aynı yaşta bir amcamdı ve cenazesini mezara indirirken hatırlıyorum, ayak bilekleri başparmağım kalınlığındaydı, çok sigara içerdi ve kışın o soğuklarda sokağın başındaki bir evin giriş kapısının yanına, yani betona yatar orada sigara içerdi.) Sağ kolunu çocuk yaşlardayken kaybeden ve kendi sürdüğü arabayla bir trafik kazasında vefat eden arkadaşımla mülakat yaptım. Daha birçok olay var. Bir çırpıda hatırlayabildiklerim bunlar. Gerek trajik hadiseyi yaşayanlar, gerekse onların yakınları, öyle samimi, öyle içten konuştular ki… Hepsine de teşekkür ediyorum ve Mevla’mın sabır vermesini niyaz ediyorum. Çalışmamı okuyan insanlardan güzel dönütler aldım. Hele birisi şöyle demişti. “Kitabı okudum, kapattım kapağını, sonra dedim ki kendime, kendine dert ettiğin şeylere bakar mısın? İnsanlar nelerle uğraşıyor, sen nelerle uğraşıyorsun?”
Hâsılı kelam, hayatın zorluklarıyla karşılaşan insanları anlamaya çalıştım, anladığımı da olduğu gibi, saf, katışıksız bir şekilde anlatabilmişimdir inşallah.
Teşekkür ediyoruz.
Ben teşekkür ediyorum, Rabbim her konuda sabrımızı artırsın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.