Türk Müziğinde Makamlar – Aranjör Emre DEMİRHAN

Biraz kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
Kırk bir yaşındayım. Müziğe on beş on altı yaşında bağlamayla başladım. Telli enstrümanlar ile halk müziği yapıyordum. Dört beş sene çalıştıktan sonra stüdyo işine başladım. Stüdyo işi hoşuma gitti; biraz da bana göre bir işti. Stüdyoda çalışmak hayattan fedakârlık istiyor, o yüzden herkes yapamıyor. Başka insanların sorumluluğunu üstünüze alıyorsunuz. Başka insanlar umut bağlıyorlar maddiyat bağlıyorlar, onun bütün sorumluluğu da sizde oluyor. Yaklaşık yirmi senedir stüdyo işindeyim.

Aranjör tam olarak ne iş yapar?
Örneğin mimar gibi düşünürsek, mimara bina yapılacak yeri gösterirler. Nasıl bir bina yapılacağına mimar karar verir. Temel anlamda yaptığımız iş bu. Bize bir beste, herhangi bir melodi gelir, biz o melodiyi geliştiririz. Üstüne çalacak enstrümanları, çalacak ritimleri yani belli krokiyi biz hazırlarız; onun üzerine de okuma yaptırırız. Aranjörün görevi budur. Yönetmen de hemen hemen aynı şeyi yapıyor ama aranjörlükte biraz daha özel olan teknolojiyle beraber bilgisayarı, enstrümanları, müziği çok iyi bileceksiniz. Yönetmen tek enstrüman çalsa da kendi yapacağı işi kurtarır ama aranjörlükte biraz daha kapsamlı öğrenmeniz gerekiyor.

Bugün dijital enstrümanlar da hayatımıza girdi. Yapılan bir eser okunduğunda onun alt yapısının sazlarla olmasıyla, ritim bulması arasında ne gibi bir fark var. Bir aranjörün penceresinden baktığımızda, kalite farkı var mı?
Kalite farkı tabii ki var ama Türk müziğinin avantajı, içine çok fazla dijital giremiyor. Niye giremiyor? Bizim müziğimizin özelliği; notalarımız var makamlarımız var. Orglar da buna başladılar ama bütün duyguyu öldürüyorlar. O anlamda dijital enstrümanların bizim müziğimize girmesi -hatta şimdi zorlama çalışmalar var, yapılıyor bunlar ama- çok sağlıklı değil. Nedir, alt yapıda kullandığınız bazı temel öğeler var; basgitar, gitarlar veya davullar. Belki bunlardan faydalanılabilir ama bizim ana enstrümanlarımızın yerini tutmuyor şu an…

Batı ritmiyle bizim müzik geleneğimizdeki ritimler farklı değil mi? Batı’da sanki böyle peş peşe tekrarlanarak devam eden bir müzik var. Batı müziğiyle bizim müziğimiz arasındaki farkı anlatır mısınız?
Bizimkiler hem daha kırık hem de onlarda olmayan usullerimiz var. Esasında temel iki fark var, birincisi ritim yapısı. Bizim kullandığımız ritim yapıları “aksak” dediğimiz “yedi sekiz, beş sekiz”; yani Batı’da kullanılan temel ritimlerin aksine çok farklı ritimler… Bu onlarda yok. Normalde Batı’da yürüyen müzik “bir iki üç dört” bunun üzerine yürür veya “üç dörtlük” bir ritimleri vardır, “bir iki üç” bunun dışına çıkmaz. “Vals” dediğimiz sistem, bizdeki karşılığı “semai” dediğimiz ritimdir. Biz yine o üç ritmin içine farklı ritimler sokmuşuz. Ama onun dışında mesela bir beş sekiz yani “bir iki, bir iki üç” diye yürür. Buna örnek “Burası Muş’tur” türküsü beş sekizlik bir türküdür ve Batı’da bunun örneği yoktur.  Mesela “dokuz sekiz” bizim çok güzel saz semailerimiz vardır -şimdi biraz roman havasına da döndü- “bir iki bir iki bir iki üç” diye yürüyen bir müziktir bu. Tabi bunlar çok teknik bunları örneklerle göstermek gerekiyor ki ancak o zaman biraz vakıf olabiliriz.

Örneği var mı türkülerde?
Mesela Denizli yöresinde “Hoptiri” diye bir türkü var. Bu türkü dokuz sekizlik bir türkü. Sanat müziğinde de bunun çok örneği var, saz semailerinde… Bunu bölüyorsunuz “dokuz dörtlük” bir ritim çıkıyor. Bunun çok daha ağırı aynı şekilde vurur o da saz semailerinde kullanılır, daha yavaş yürür.

Rakamlar yukarı çıktıkça ritim hızlanıyor mu?
Sondaki rakam yükseldikçe ritim hızlanır.

Peki baştaki rakam?
Baştaki rakama gelince sadece sayma sayısını ifade eder.

Her sese her ölçü gitmeyebilir, onu aranjör mü belirliyor?
Evet, onu aranjör belirliyor.

Mesela senin sesin tiz, sen bunu okumalısın gibi bu konuda siz de yönlendirme yapıyor musunuz?
Birincisi bu konuda yönlendirme yapıyoruz, ikincisi de zaten onun dışında olan zorlama oluyor. Erkek sesleri bas, bariton, tenor diye üçe ayrılıyor. Allah her insana ses konusunda farklı bir özellik vermiş. Bizim işimiz öncelikle onu bulmak yani çalışacağımız insanın sesi bas mı bariton mu tenor mu?

Bas, en kalın erkek sesi…
Evet, en kalın erkek sesi. Bariton orta, tenor ise en tiz sestir. Tabi onların da kendi içinde dereceleri var ama dinlediğimizde “Bu tenor, yaklaşık bu seslerden okur.” diyebiliyoruz.

En kıymetli ses hangisidir, daha doğrusu hangi sesler nadir bulunur ve özeldir?
Seste en kıymetli diye bir kavram yok aslında. İyi marangoz kötü marangoz gibi düşünebiliriz, ya da iyi muslukçu kötü muslukçu gibi düşünelim. Marangozla muslukçuyu karşılaştırmak ne kadar doğruysa basla tenoru karşılaştırmak da o kadar doğru olur.
Medyada lanse ederken “Bu Türkiye’nin tenoru, İtalya’nın tenoru” vs. diye sunuluyor, meşhur isimler var…
Melodileri sınırlı olduğundan Batı’da böyle bir ayrım yapılıyor.  Aslında büyük hata…

Bizde böyle bir kavram yok mu?
Bize de lanse edildiği için çok bağıranı güzel şarkı söylüyor diye algılıyoruz. Yoksa bizde öyle eserler var ki; mesela “Sen hep beni mazideki hâlimle tanırsın” diye bir Türk Sanat Müziği eseri. Bas perdeden alır tize doğru çıkar, hemen hemen her sesi kullanmanız gerekir. Bizim aslında böyle bir ayrımımız yok. Bizdeki sanatçının “bası da tizi de” kullanması gerekiyor zaten.

Öyleyse bizdeki daha zor…
Biraz önce ritimleri konuştuk. Bizim bir de makam farklılıklarımız var. Onlar majör minör kalıp üstünde kendi terminolojilerinde bir müzik yapıyorlar ama bizde olan “Uşşak makamı” yani kerem dediğimiz Hicaz’ın bir çeşididir.

Uşşak makamına örnek verebilir misiniz?
Uşşak makamına Türk halk müziğindeki bir sürü türküyü söyleyebiliriz. Yine aynı örnek olsun diye söylüyorum “Burası Muştur” uşşak bir türküdür. Bizde ana makamların dışında bir de bölünmeler var. Uşşak makamının “fa” perdesine “fa diyez” vermişler yani o kerem olmuş. Çok geniş bir çerçeve olduğu için bunu çok kısa yollu anlatamıyoruz.

Bizim usullerde kaç tane makam var?
Şu an kullanılan on, on iki makam ama otuzun üstünde makam var. Bir de “la” perdesinde okuduğunuzda farklı “re” perdesinde okuduğunuzda farklı sesler basıp kullandığımız makamlar var, yani çok geniş diyebilirim…

Dinleyici açısından sorayım, makam açısından zor olan türküler hangileridir? Bir de televizyon izlerken bu makamı yanlış okumuş dediğiniz insanlar var mı?
Bir sürü var. Zaten sanat müziğini çok yanlış okuyoruz, tasavvuf mûsikisi zaten kalmadı gibi; Ahmet Özhan, Sami Savni Özer layıkıyla okuyorlar. Sanat müziğinde bir sürü yanlış okuyan var. Sanat müziğine nazaran halk müziği biraz daha basit yani algılaması çok daha kolaydır. Algılayıp eşlik etmesi beraber okuması çok daha rahat olur. Uşşak dizisi türküler bir oktav, bir buçuk oktavda biter ama sanat müziğinde öyle değildir.

Oktavı tanımlar mısınız?
Oktav, sekiz notalık ses dizisine denir. “Do” sesinden başlayıp “do” sesine kadar olan seslerin tamamına “bir oktav” diyoruz. Bizim öyle eserlerimiz var ki bir buçuk oktav belki iki oktava çıkıyor. Onlarda birçok insan bir sürü hata yapabiliyor. Mesela o popüler yarışma programlarında vs. Bülent Ersoy’a biraz itiraz ediliyor ama söylediği şeyler mesela “Çargâh perdesine basamıyorsun.” diyor, söylediği şeyler çok doğru şeyler… Ama bizim kulak alışkanlığımız, bir de batı müziği yapmaya başladık onun etkisiyle, sanki batı müziğiyle müziğimizi birleştirmeye başladık.

Bunu sakıncalı mı yoksa müspet mi görüyorsunuz?
Doğru parçalar yapıldığında sorun yok ama bizde öyle parçalar var ki Batı müziğinde onun karşılığı yok. Öyle bir melodimiz var ki Batı müziğinde ona basacağınız bir akor yok. O tip eserlerde çok büyük sıkıntı var. Bu sefer ne yapıyoruz? Çok teknik olacak belki ama “fa diyez üç” diye bir perdemiz var bizim… Normalde bir ses dokuz komadan oluşuyor. Biz kendi müziğimizde bu dokuz komanın hepsini kullanabiliyoruz; kendi enstrümanlarımızla, tamburla, udla neyle… Bu dokuz komanın -do ile re arasında dokuz koma var- hepsini kullanabiliyoruz. Batı müziğinde böyle değil, belli yarım sesler var onun dışında kullanılmıyor. O yüzden de bizim kullandığımız bu seslerin karşılığı yok, basamıyorsunuz. Basamayınca batı seslerinde kullanılan yarım seslerin en yakını hangisiyse okuyucu arkadaş o sesi tercih etmek zorunda kalıyor. Bu da bizim parçamızın özelliğini bozuyor.

Tını açısından Batılılar Türk müziğini nasıl buluyorlar?
Batılılar, özellikle Batılı besteciler, örneğin Yiannis Hrysomallis (Yanni Chrysomallis) diye bir adam var Yunanistan’da. Dünya çapında bir müzisyen; bir sürü film müziği, konserler vs. -bu yazıyı okuyacak arkadaşlar takip etsinler- Yunanlı bir besteci ve ritimleri bize çok yakın. Ama adam kendi pazarlamasını çok iyi yapmış; bizden almış Hindistan müziğinden almış, kendi potasında eritmiş ve çok güzel sunmuş. Biz her şeyi çok iyi yapıyoruz ama sunum açısından sıkıntımız var. Çok basit Eurovizyon diye bir yarışmaya bile “Onlara en yakın ne yapabiliriz?” diye koşturuyoruz!..

Eurovizyon’un iyi bir ses yarışması olmadığı, siyasi olduğu da artık gün yüzüne çıktı, ne düşünüyorsunuz?
Tabii tabii o aşikâr, ciddiye alınacak bir yarışma değil…

Türkiye’de mi çok ciddiye alınıyor, yoksa dünyada böyle bir sunum olduğundan devlet mi çok ciddiye alıyor? Bu konuda sanat camiası ne düşünüyor?
Yaşım itibariyle tek kanal ve bu tip şeylerle büyüdüğümüz için hâlâ aklımızın bir köşesinde bu var, “Eurovizyon Şarkı Yarışması.” Şu an bilinçlensek de bizim için bir şey ifade etmese de bilinçaltımızda bu var zaten, bilinçaltına yapıştırılmış ama teknik olarak ciddiye alınacak bir yarışma değil. Hatta yurtdışında, bu işi çok ciddi yapan bir sürü ülkede pek ciddiye alınmıyor. Hatta eşcinsel müzik gruplarının katıldığı bir yarışma olarak görülüyor. O yüzden ciddiye alınacak bir şey değil ama Sertap’la bir birincilik var, ikincilikler var, başka dereceler var…

Orada da herkesin ağzına biraz bal çalar gibi bir Türkiye, bir İtalya, bir Azerbaycan…
Dinlediğinizde güzel parçalar ama sönüp gidiyor. O yüzden bir bakıyorsunuz Türkiye’ye on puan Almanya’dan geliyor -Türklerin çoğunlukla yaşadığı yerlerden geliyor- bu tamamen siyasi bir oluşum oldu başka bir şey değil. Başka hiçbir özelliği kalmadı ki, çok büyük sektör olmuş ülkeler. Biz şu an piyasa ekonomisi anlamında Amerika ile yarışır durumdayız. Arap ülkelerinde de durum bayağı iyi ama mesela bir Almanya’nın kendi müziğim diyebileceği bir şeyi yok…

Arap müziğini dinliyoruz, bize yakın gelen bir tarafı var. Onlardaki usul makam nedir, bu konuda bilgi verir misiniz?
Araplarla makamsal olarak çok yakınız. Onlarda da Uşşak makamı Hicaz makamı vb. var…

Dikkatimi çekti o çok sesliliği, sazların o kadar çok olmasını kendileri mi dizayn ediyorlar?
Kendi tercihleri olsa da aynı empoze. Fransız müziğinde İtalyan müziğinde de var. Çünkü bu ülkelerin geçmişine baktığınızda her birinin bir şekilde bir sömürge yaşadığını görüyorsunuz… O kültürle Batı kültürünü birleştirmek anlamında böyle bir şey yapılıyor.

Demek ki Arap müziği de popüler kültürden nasibini aldı.
Tabii öyle icra ediyorlar ve bize yansıyan o. Onların kanallarında da batı tarzı okuyan sanatçılar var. Yani üçü beşi geçmez ama bugün o çizgiyi takip eden Ümmü Gülsüm’ü ayrı bir yere koyduğunuzda, dinlediğinizde “tamam Arap müziği bu” diyorsunuz.

Türk müziği, zaten dünyada kabul görmüş klasik müziklerden bir tanesi. Fakat bir tanıtım eksikliği var mı bu iletişim çağında?
Bu kafa yapısı aslında müzisyenlerimizde var ama devletin de bu işe ortak olup el atması gerekiyor. Ama müzisyene para versin öyle desteklesin anlamında değil, tanıtım anlamında. Bizim değerlerimiz bize farklı yansıyor görüyoruz biz onları. Sadece müzisyen olarak düşündüğünüzde, bugün bir Hüsnü Şenlendirici dünya çapında bir müzisyendir; bizim böyle değerlerimiz var. Bizim bunları desteklememiz gerekiyor ki bu insanları görmüyoruz. Bugün Eyüp Hamiş isminde bir neyzen var. Şu anda piyasada bir numara diyebileceğimiz çok iyi bir neyzen. Dört kişilik bir grubu var. Dünya çapında dolaşıp konserler veren bir insan. Aslında bizim müziğimiz dinleniyor ama bu müziği popüler kılmakta sorunumuz var; yoksa insanlar bizim müziği duyduklarında âşık olabiliyorlar ve peşinden gelebiliyorlar. Ama tanıtım anlamında mesela Kültür Bakanlığı çok ekstra bir şey yapamıyor. Bununla ilgili sıkıntımız bu noktada.
Biz en son Hilmi Şahballı’yla bir çalışma yaptık. On dört tane Maraş türküsü hazırladık. Valilik yaptırdı bu çalışmayı ve on dört Maraş türküsünü kendi halkına sundu. Yani Maraşlılar çok fazla Maraş türküsü bilmiyorlar; biz böyle enteresan bir yere geldik. Çünkü popüler sanatçıları daha çok görüyorlar. Bizim bu işe biraz önem vermemiz gerekiyor. Gençlerin orta yaşlıların yaşlıların yani herkesin buluşabileceği bir çerçevede bunu vermemiz gerekiyor ki bunu becerebilelim. Ama bütün dünyada da böyle bir sıkıntı var. Ancak, bizim müziğimiz söz itibariyle melodi itibariyle her yaştan her insana hitap eden bir müzik.

Bir ‘ney’i canlı dinlemek, bir ‘kanun’u canlı dinlemek daha zevkli değil mi?
Tabii başka bir şey var. Çünkü çalındığı esnada dinlediğinizde herhangi bir matematik yok. Bir neyzen sizin karşınızda ney üflediğinde onun bir kaygısı yok, sizin de bir kaygınız yok; sizdeki asıl amaç o anın tadını çıkartmak. Neyzende de o an için kendi duygusu neyse o duyguyu karşı tarafa iletmek, böyle bir alışveriş var… Ama bunu kasette dinlediğinizde… Birinci dinlediğinizde anlayamıyorsunuz, ikinci dinlediğinizde algılamaya başlıyorsunuz, üçüncüde hata aramaya başlıyorsunuz ve bu sefer işin içine matematik giriyor ve zevk almamaya başlıyorsunuz. Canlı performansın özelliği dinleyenin ve çalanın o anda o ruh hâliyle o mekânla bütünleşip o tınıyı yakalayabilmeleri… O yüzden de canlı müzik her zaman çok daha güzel geliyor insana…

Uşşak, Nihavent, Hicaz… Bu makamları bilmememizden kaynaklanan bir dezavantajımız yok mu? Türk Sanat Müziği bir eseri canlı dinlediğimizde dahi, o konuda bilgimiz yoksa onun ne dediğini de tam anlayamıyoruz…
İnsana bu makamları öğretmek insanın on on beş senesini alır. O yüzden mesela Hicaz hüzün makamıdır, Hüseyni de daha çok ağıt… Hüseyni’de de hareketli eserler vardır ama Hüseyni’nin hareketlisi bile dertlendirir insanı. En azından bunları öğrenmek bunlar hakkında bilgi sahibi olmak gerekli.

Peki, gam keder dağıtan, insanı rahatlatan makamlar hangileridir?
Mesela Segâh çok iyidir, Nihavent’i hüzünlü bile dinleseniz etrafınızda kuşlar uçar…  Zaten müzikle tedavi bizde olan bir şey, o anlamda bilgi sahibi oldunuz mu tamam. Daha fazlası ise dinleyici olduğunuzda gerekmiyor, bunları bilmeniz yeterli oluyor. Zaten şu an fasıl diye insanlara yutturuyorlar. Osmanlı’da insanlar oturup fasıl dinlediklerinde; açılışta hangi makam olacağını, ondan sonra yavaş yavaş hangi makama geçileceğini, makamın değişmeye başlamasıyla müziğin hızlanmaya başlaması ve en sonunda hangi makamın çalınacağını biliyorlardı. Bizde şimdi bu yok, rastgele bir on beş dakika çalıyorlar ve ona fasıl diyorlar. Bu dinleye dinleye oluşan bir kültür zaten.

Fasıl kültürü tekrar gelebilir mi, ihtiyaç mıdır? Böyle bir gelenek tekrar oluşsa…
Olabilir, bu tabii ki bir ihtiyaç, her dinlediğimizde hoşumuza giden bir şey… Aradığımız bir şey ama bununla ilgili uygun mekânlar müzisyenler gerekiyor. Yapılabilir, illa ki çok geniş orkestralar da istemiyor ama işin başka bir yönü var; müzisyenin acı çektiği yön o zaten, sıkıntı da o… Müzisyeni ekonomik olarak devamlı desteklemek gerekiyor…
Amatör diye düşündüğümüz bazı insanlar var. Mesela adam zengin bir iş adamı ve oturuyor evinde udunu çalıyor veya herhangi bir enstrümanını çalıyor. Bu insanlarda daha çok lezzet var. Çünkü sırf bu işle uğraşıyorlar, müzik olarak algıladıkları bu ve onunla uğraşıyorlar. Müzisyenin handikapı ise burada başlıyor; para kazanmak zorunda ve başka tarz şeyler çalmak zorunda kalıyor. Bu da bütün tavrı tarzı belli bir süre sonra bozabiliyor.

Çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim…

Yorum bırakın