Ana sayfa - Manşet - 16. Yüzyılda Osmanlı İstihbarat Stratejisi / Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan

16. Yüzyılda Osmanlı İstihbarat Stratejisi / Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan

Tarihte casusluk teşkilatları, istihbarat teşkilatları günümüzdeki gibi önemli bir teşkilat olarak algılanıyor muydu?
Aslında teşkilat yanlış bir kelime. Teşkilat, bizim tarihte çok sık kullandığımız bir kelime; ama modern bir kelime teşkilat. Hatta 16. yüzyılda devletin kendisine baktığımızda, onun bile yavaş yavaş teşkilatlandığını görürüz. Mesela askerî, ilmî alanda teşkilat var ama diplomasinin bir teşkilatı hâlâ yok. Devletten devlete değişen oranda bu teşkilatlar kendini 15-16. yüzyıllarda göstermeye başlıyorlar. Ama casusluk gibi bir alanda bir teşkilattan söz etmemiz zor. Bu anlamda, devlet memuru sayısının çok kısıtlı olduğu, merkezileşmenin çok kısıtlı olduğu topraklarda böyle bir teşkilattan bahsedemeyiz. Dolayısıyla, lâf olarak istihbarat teşkilatı diyebiliriz; ama modern anlamda bir teşkilat buradan çıkmaz.
16. yüzyılda istihbarat çok önemsenen bir şey mi?
Evet, çok para harcanan bir şey. İnsanın doğası gereği bir merak var. Devletin belli bir bütçesi var, bu bütçeyi en iyi şekilde kullanarak askerî tehditleri, siyasî tehditleri algılaması lazım. Bu anlamda casusluk önemli ama 16. yüzyılda casusluğu, yani bu kitabın yazıldığı dönemde casusluğu önemli kılan, kendisinden önceki yüzyıllardan farklı kılan faktörler var; yani 16. yüzyılda bir kırılma olmasını ortaya çıkaran nedenler var.
Bunlardan birincisi, bürokratik alanın, merkezî devletin ortaya çıkması. Yani padişahın kendi hane halkından bağımsız bir şekilde, sadece devlete çalışan, ayrı bir devlet konseptinin oluşması. Bu 16. yüzyılda ortaya çıkmış. 19. yüzyılda bizim bugün bildiğimiz, yani hükümdarın kendisinden ayrı bir devlet ortaya çıkacak ama bunun ilk nüveleri 16. yüzyılda atılıyor. Dolayısıyla, biz ilk defa merkezîleşmeyle beraber bir bürokratikleşme görüyoruz.
İkinci olarak, bizim bildiğimiz anlamda diplomasi 16. yüzyılda ortaya çıkıyor. Diplomasinin önemi ne? Bir diplomat bir yere 3 aylığına gitmez de 1 yıl boyunca giderse, o gittiği yerden sürekli kendi hükümetine haber yollamak durumunda olursa, her 15 günde bir yazı yazmak zorunda kalacak. Birincisi, haber almak için, istihbarat için casusları yerinde denetleyen bir diplomatımız var artık. İki, daha iyi muhbir bulabilen, yani hükümetin içinde muhbir bulabilen bir elçimiz var. Üç, bunun sağlam bir şekilde memleketiyle yazışabilmesi için gerekli posta teşkilatının kurulması lazım; ayrıca şifreleme ve stenografi, yani görünmez mürekkeple yazma gibi şeylerin ortaya çıkması lazım. Dolayısıyla, 16. yüzyıl, bu anlamda casusluğun bir anda çok değişik bir yapıya kavuştuğu bir dönem.
Osmanlı genelde casus olarak kimleri kullanıyordu?
Adam yetiştirmek çok zor o dönemde. Mesela denizci lazımsa size, balıkçıya gidiyorsunuz, atlı lazımsa, steplere gidiyorsunuz. Birini alıp okullarda yetiştirmek çok zor bir süreç. İtalya’ya gidecek adamın zaten İtalya’yla ilgili olması lazım. Birini alıp okullarda yetiştirmek pek mümkün olmadığı için, İtalya’ya yollanacak, İspanya’ya yollanacak, Fransa’ya yollanacak kişilerin oralarda ilişkilerinin olması lazım. Birincisi, bu işlerle görevli yeniçeriler var, onların bazen gittiğini görüyoruz; ama bunlar da mühtedi, yani din değiştirmiş kökenden olduğu için, yörenin kültürünü, dinî âdetlerini, dilini orada fark edilmeyecek kadar bilmesi lazım. Dolayısıyla, bu vasıflardan uzak birini alıp İtalya’ya yollamanın bir manası yok; İtalya’da, İspanya’da, oradan gelen mühtediler casusluk yapabiliyor. Yahudiler, 16. yüzyılda İspanya’dan kovuldukları ve kovulduktan sonra İtalya ve Hollanda’ya gittikleri, oradan Osmanlı İmparatorluğuna geldikleri için, o bölgelerde hem tanıdıkları akrabaları var hem ticari ilişkileri var hem oranın dilini biliyorlar; dolayısıyla casusluk yapabiliyorlardı.
İstihbarat anlamında, yani okul olmasa bile mesela babadan oğula geçme olmuş mu tarihte…
Babadan oğula geçen yerler var.
Usta-çırak ilişkisi tarzında bir istihbarat eğitimi var mıydı?
Kaynaklarda çok göremedim. Ama mesela belli adalarda, İyonya Adaları, Yunan Adaları, Korfu’da, Zante’de, Kefalonya’da -bunlar Osmanlı-Venedik arasındadır- bu işlerden geçinen aileler var. Casusluk diye bir meslek yok; adam birçok iş yapıyor, yanında casusluk da yapıyor. Bir yerden bir yere gitmesini meşru kılacak bir işle uğraşıyor… Mesela keşiş oluyor. İlginç bir şekilde, Osmanlıların da keşiş ve piskoposları kullandığını görüyoruz; Ortodoks keşiş ve piskoposları Avrupa’ya yolluyorlar. Tüccar olabiliyor, hacı olabiliyor; dolaşmasını meşru kılacak bir şey olduğu için, adam dolaşırken aynı zamanda casusluk yapıyor… Dolayısıyla, sadece casus denilen kısım çok az; sadece casuslukla geçinmek çok mümkün değil. Çünkü çoğu zaman paranızı alamıyorsunuz… Yani daimi bir iş gibi değil, arada yapacağınız bir iş olduğu için, maaşı başka bir yerden almanız lazım.
Dönem casuslarının motive kaynağı nedir?
Genelde para. Ama sadece para değil. Bu çok basitleştirmek olur. Sadece nakit değil, devletten bir nemalanma, yani bir yerden bir piskoposluk ayarlama olabilir, bir yerde, kardeşi için bir konum olabilir, bir yere ticaret yapma olabilir. Yani “Evet, bu adam bunu samimiyetle yapıyor.” demek hakikaten zor. Ama mesela bu işi yapıp, işkence altında konuşmayanlar olduğuna göre, bunlar hakikaten gönülden yapıyorlar. Ama tabii, her zaman bunu bilmek, saptamak, kesinkes budur demek biraz zor.
İstanbul o dönemde casusların bolca gezdiği bir yer mi?
Evet, çünkü İstanbul’un diğer Avrupa şehirlerine göre bazı farklılıkları var. Birincisi, hem bir idarî merkez, yani bir başkent. Ülkenin her yerinden burada insan var, ülkenin her yerinden siyasetçilerin, yani beylerbeylerinin de kapı kethüdaları var; Fransız elçisi var, onun da kapı kethüdası var. Onun dışında, bir ticari merkez; yani dünyanın her yerinden buraya tüccar geliyor. İran’dan gelemiyor belki, ama bizimkiler İran’a gidiyor; Rusya’dan, Cenova’dan, Venedik’ten, Fransa’dan, Hollanda’dan geliyor, İngiltere’den tüccarlar geliyor, Araplar var… Ve aynı zamanda dinî bir merkez. Şöyle: Hristiyanlık için kutsal bir merkez İstanbul. Osmanlı padişahının olması nedeniyle önemli. Bir Mekke-Medine gibi değil ama yine de önemli. İslam mimarisinin olduğu, camilerin olduğu bir yer. Yahudiler için de önemli; çok değişik Yahudi gruplarının, üç Yahudi grubunun, yani Karaim, Sefardim ve Aşkenazilerin bulunduğu bir yer. Dolayısıyla, her yerden insanın bulunduğu, hem idarî hem ticarî hem de bir dinî başkent olarak, büyük şehir olarak monitör edilmesi zor, yani bilginin akışının kontrol edilmesi zor bir yer. Burası böyle engizisyonun hâkim olduğu, Yahudilerin zaten kovulmuş olduğu Madrid gibi bir yer değil; burada neyin ne olduğunu kontrol etmek zor.
Karşılaştırma yapmak gerekirse; casuslukta kimler daha başarılı?
Bu işte başarılıyı tespit etmek çok zor. Ama Osmanlıların sisteminin Avrupalılarınkine göre biraz daha az organize olduğunu, daha az merkezî olduğunu ve bürokratikleştiğini saptadım. Fakat bu daha az verimli olduğu veya daha az başarılı olduğu anlamına gelmez. Belli kriterler koydum: Mesela Osmanlılar, zamanında, doğru ve birçok kanaldan bilgi alabiliyorlar. Bunlar önemli. Bilgi alabilirsiniz; zamanında olmazsa hiçbir işe yaramaz. Bilgi alabilirsiniz; doğru olmazsa hiçbir işe yaramaz. Bilgi alabilirsiniz; doğru ve zamanında da olur, ama birçok kanaldan almazsanız tesadüfî olabilir. Yani bunları başarıyla yerine getirebildiği için ellerindeki imkânlar dâhilinde Osmanlı’nın iyi bir performans çıkarttığını düşünüyorum. Ben de muadillerinden, özellikle bir istihbarat devleti olarak bilinen Venedik Cumhuriyetinden çok da geri kalmadıklarını ispatlamaya çalıştım.
Beşinci kol faaliyetleri var mı o zaman da?
“Beşinci kol” neydi, önce onu hatırlayalım. Bunu “İçimizdeki İrlandalılar” diye belki Türkçeye çevirebiliriz. Yani içindeki hainler gibi düşünebilirsiniz. İlk olarak 1936 İspanya İç Savaşında ilk defa, “la quinca colonna” diye General Mola tarafından kullanılmıştır. Bunlar, tabii, minoriteler, azınlıklar; Avrupa’daki Yahudiler, Napoli’deki Grekler de buna dâhil olabilir ya da Napoli’deki bir grup, Hıristiyan olmalarına rağmen İspanyollara karşı bayrak açmış olan, başka birinin tahta geçmesini isteyen, İspanya Kralının değil de Napoli içindeki yerel prenslerden birinin tahta geçmesini arzu eden bir grup olabilir. Bunlar kendi devletlerine karşı çalışan insanlar. Dışarıdan destek almak isterler, dışarıdan destek almak için de bazen bilgi verirler ya da Osmanlıları “Gelin, burayı fethedin.” diye çağırırlar. Biz Osmanlı’nın Napoli Krallığını fethetmeye bizzat Napolililer tarafından çağrıldığını biliyoruz. Bu tür şeyler olabilir. Buna işte beşinci kol diyoruz. Osmanlıların içinde de genelde Batı Avrupa’da, Osmanlı’nın Balkan topraklarındaki Ortodoksların bunu yaptığını görüyoruz. Hristiyanların Katolikleri görünce ayaklanacağı, ileride Rum projesi, Greek Project diye söylenen, yani orada yeni bir Ortodoks devleti kurma projesi gibi projeler var 16. yüzyılda. Bunlar genelde başarısız oluyor. Daha doğrusu din o kadar önemli bir faktör olmuyor. Zaten hep isyan çıkan bölgeler var; Arnavutluk gibi, Mani Yarımadası gibi, oralar çok dağlık olduğu için hep isyan var, oralarda reaksiyon görüyor.
İşte bu gruplar bazen bilgi sağlayabiliyor. Sadece bilgi de sağlamıyor; korsan geldi mi yardım ediyor, düşman donanması geldi mi yardım ediyor… Yani bunların sadakatinden emin olamayız.
Dönemin stenografi ve şifreleme gibi teknolojilerinden bahsediyorsunuz.
Diplomat 15 günde bir mektup yazıyor, mektupları şifrelemesi lazım. Şifrelemek için değişik teknikler var. Leon Battista Albert bu işin erbabı, Leon Battista Albert döneminde bulundu bunlar. Çok değişik kırılamayacak şifreler yaptılar. Şifreler 6 ayda bir değişiyor, genelde de kırılıyordu. Çünkü sen istediğin kadar şifreyi değiştir, sonunda uygulayacak adam aslında sadece okuma yazma bilen bir adam. Bu ne demek? Artık casuslar okuma yazma bilmek zorunda.
Osmanlılar şifre kullanmıyor; ancak İtalyanca yazışmalarda şifre kullanıyorlar. Arapça geliştirilmiş bir şifre görmedim.
Stenografi dediğimiz teknik de şu: Görünmez mürekkeple yazmak. Diyelim ki ben İspanya’ya İstanbul’dan bir mektup götüreceğim. Mektupları Venedik büyükelçisi taşıyor, zaten bir yerden gidiyor, posta teşkilatı yok. O mektubun casus mektubu olduğu anlaşılmamalı. Hatta o mektubun ne olduğu anlaşılmalı ki kurcalamasınlar. Diyelim ki esir ya da tüccarım, tüccar gibi mektup yazıyorum Madrid’deki bir tüccara; ya da esirim, anneme mektup yazıyorum. Mektupta bir işaret var, bir anahtar kelime var; bu anahtar kelimeden mektubun öyle bir mektup olduğunu biliyor kişi. Mektubun arka yüzünde görünmez bir mürekkeple yazılıyor. Bunun için çeşitli karışımlar olabilir, idrar olabilir ya da soğan suyu kullanıyorlar ya da limon suyu kullanıyorlar. Bunu ateşe koyunca kırmızı bir yazı çıkıyor, o kırmızı yazıdan gerçek mektubu okuyorlar. Böylece Osmanlı, kontrespiyonaj ajanlarını yakalamak için yapılan önlemleri atlatmış oluyor. Yoksa çok kolay yakalanıyorlar.
Osmanlı, düşman casuslarını engellemek için ne tip metotlar geliştirmiş?
Aslında çok engellemiyor; engelleyemiyor. Onun yerine bir kakafoni yaratıyorlar. Bir gürültü kirliliği yaratmak yolunu seçiyorlar. Mesela Venedik Balyosu, baktığın zaman, Osmanlı’da herkesten istihbarat alabiliyor, haremin içindeki kadınlardan bile bilgi alabiliyor. Tabii, haremin içinde Venedikli çok kadın var. Osmanlı sarayından da bilgi sızıyor. Fakat 1570 yılında Kıbrıs’a saldırılacağı zaman, bu her şeyi bilen Balyos bir türlü onu bilemiyor. Bütün dünya onu öğrendi, Balyos öğrenemedi. Niye? Çünkü onu sürekli başka bilgilerle yanıltıyorlar, yani tam bir bilgi bombardımanına tutup paralize ediyorlar. Bu başka bir metot artık. Yani bilgiden mahrum bırakmanın mümkün olmadığı yerde bilgi kakafonisi yaratmak, bir bilgi-gürültü kirliliği yaratmak. Çünkü o zaman beş tane haber verdin mi hiç haber vermemişsin gibi olur. Yani hiçbir şey bilmemek ile üç şey bilmek arasında bir fark yoktur. Üç tane önlem alamazsınız askeriyede, bir tane önlem alabilirsiniz. Ya şuraya saldırılacak ya buraya. Zaten ya Kıbrıs’a saldıracak, ya Girit’e saldıracak ya da saldırmayacak. Üç haberi birden geçerseniz… Zaten adam o üçünden hangisine önlem alayım diye size soruyor ve siz de cevap vermemiş oluyorsunuz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.